7 Eylül 2008 Pazar

Aşklar ve Baharatlar Üzerine Söyleşi

ÇİĞDEM SEZER’LE “AŞKLAR VE BAHARATLAR”
ÜZERİNE

ŞABAN AKBABA

* Sizi ödüllü şair kimliğinizle tanıyoruz. Yazın dünyamızdaki yeriniz tam olarak böyleydi. Ancak son zamanlarda anlatı alanında da görmeye başladık. “Kalbimin Kuzey Kapısı Trabzon”dan sonra “Aşklar ve Baharatlar”*… Klasik bir soru: Bu geçiş zor olmadı mı? Neden gereksindiniz ve nasıl gidiyor?


Ç. Sezer: Şiirle ilişkimde bir değişiklik yok; hep olageldiği gibi gel-
gitli, fırtınalı bir ilişki bizimki. Şiir, hayatla didişmek-sevişmek gibi benim
için. Varsın bu da klasik bir yanıt olsun; şiir, benim “gerçek varlık” alanım.
Öyle olmaya da devam edecek.Romansa asla bir “gereksinim”den doğmadı.
Bazıları inanmak istemese de kendiliğinden gelişen bir süreç oldu bu. “Bir
gün mutlaka bir roman yazacağım” gibi bir düşüncem hiç olmadı. Tersine, şiir
dışında yazacağım tek şey şiir üzerine denemeler olur, der dururdum. Ama bir
gün ne olduysa oldu ve kendimi “Aşklar ve Baharatlar” ı yazarken buldum.
Bunda edebiyat dünyasındaki içtenliksiz, yapay ilişkilerin, iktidar(!)
kavgalarının, yitirilmekte olan insani özün ve tüm bu olan bitenin bende
yarattığı kendine çekilmenin bir etkisi olmuş mudur bilmem. 7.4 şiddetinde
fiziki bir depremin ardından yeni bir kent, yeni bir yaşam...Sil baştan bir
dünya kurmaya çalışmak…Ve bu arada yıllardır yaşadığım taşradan sonra
başkentin farklı atmosferi…O yıllarda soluk alabiliyor olmanın dışında hiçbir
şey gerekmiyor gibiydi benim için. İnsanların küçük şeyler için kavgaları,
kırgınlıkları,hırslar, kıskançlıklar…saçma sapan geliyordu. Yaşıyorlardı ve
bunun ayırdında değil gibiydiler. Bir süre öylece izledim; yaşıyor olmaktan
çok “gözlemci” olmak gibi bir şeydi bu. Gördüklerim beni mutsuz etmeye
başladığında da kendime döndüm ve orada “Aşklar ve Baharatlar” ı fark ettim.
Yazdım. Hepsi bu. Ve iyi gidiyor, çok iyi. Şiir, bazen öyle dayanılmaz hüzünler
bırakıp çekip gidiyor ki o hüzün dayanılmaz, yaralayıcı olabiliyor. Romansa
iyileştirici bir güce, etkiye sahip.

*Genel bir kural gibidir; şairler şiir dışı yazın türlerinde olmak istemezler. Neden? Şiirinizin roman yazmaya yararı mı oldu, zararı mı? Ya da anlatı çalışmalarınız şiirinizi nasıl etkiledi?

Ç.Sezer:: Başkaları neden böyle düşünür bilmem ama, sanırım benim şiir dışında bir şey yazmamak kararlılığımda, inatçı kimliğimin etkisi vardı. Taşrada yaşıyordum, kadındım, anneydim, çalışıyordum.Yani “şiir yazamamak” için ne gerekiyorsa hepsine sahiptim! Yazamasaydım, ilk kitaptan sonra vazgeçseydim bu hiç şaşırtıcı olmazdı. “Şiir” sözcüğünü bile seslendirmenin olanaksız olduğu bir ortamda yaşıyordum üstelik. Ama kendimi gerçekleştirebildiğimi hissettiğim tek yer o masanın başıydı ve ben bundan vazgeçmek niyetinde değildim. Kaldı ki böyle bir seçim hakkım da yoktu; sözcüklerimin elimden alınmasındansa akciğerlerimin yarısının alınmasına razı olabilirdim. Çünkü o ortamda sözcükler olmadan zaten soluk alamayacaktım.Eğer romana başladığımda bunun şiiri engellediğini görseydim hiç düşünmez vazgeçerdim romandan. Yarar ve zarar konusu tartışılabilir; şu var ki yıllardır şiirle içli dışlı olmak dille ilişkimi geliştirmişti. Kendi adıma şiirin romanda -bana- yeni olanaklar sağladığını söyleyebilirim. Roman - anlatı, şiirimi içerik anlamında etkilemedi; ama, şiirin ardında bıraktığı dayanılmaz, çınlayan boşluğu bir parça azalttı, diyebilirim.

*Aşklar Ve Baharatlar” adlı romanınızdaki temel izlek bir bütün olarak depremdir. Bana kalırsa oldukça isabetli bir çalışma yapmışsınız.Bu çalışmanın toplumsal ve bireysel anlamda paylaşımları, etkileri neler olabilir; kimler okusun “Aşklar ve Baharatlar”ı?

Ç.Sezer: İlk romanları otobiyografik öğeler taşımasının doğal olduğu bilinir. Benim için de öyle oldu; 17 Ağustos depremini hemen tüm boyutlarıyla yaşamıştım ve bunun “ilk” romanda temel izlek olması bir anlamda kaçınılmazdı.Roman boyunca “deprem” sözcüğü yalnızca bir kez, o da bir gazete haberi alıntısı olarak geçer. Bunu özellikle yaptım; çünkü vurgulamak istediğim, bazı beklenmedik durumların, var olan yaşam düzlemini alt üst edebileceğiydi. Bu, deprem ya da başka bir felaket olabilir; adlandırmaların bir önemi yok. Önemli olan, yaşamın bu alt üst oluş olasılığını içinde bir yerde taşımasıdır. Oysa bizler kurgulanmış hayatları sürdürür dururuz. Kurgunun bir sonu yokmuş gibi…Bu alt üst oluşlar hiç yaşanmayacakmış gibi .Oysa ansızın bir şey olur ve dünya tersine dönmeye başlar. İşte o zaman aslında bir kurgunun içinde olduğumuzu –belki- fark ederiz. Toplumsal anlamda bir paylaşım olabilir mi, bilmiyorum. Öyle saçma sapan şeylerle uğraşan bir toplum olduk ki; deprem gibi, kurgulanmış yaşamlar gibi, naylon hayatlar yaşamak gibi konulara ayıracak zamanı yok kimsenin. Temel gereksinimlerin önemini göz ardı ediyor değilim; ama insanın en temel hakkı “yaşamak” hakkı değil mi?. Oysa deprem demek, ölümle koyun koyuna uyumak demek; üstelik “yalnızca sizin değil, bütün sevdiklerinizin koynundadır ölüm. Ve, onu değil beni, deme hakkınız yoktur.” Ne için? Biraz daha az kum, tuğla; biraz daha fazla para için.
Aşklar ve Baharatlar’ı kimlerin okuyacağı konusunda bir şey söylemem doğru olmaz; ama, şunu söyleyebilirim, yaşama tutunmak, direnmek isteyen; aşktan ve yeniden başlamaktan ümit kesmek istemeyen herkes okuyabilir.

*Yazarın ve roman kahramanlarının yaşama, depreme, yıkıma ve aşka bakışıyla Freud’un bakış açısı arasında bir koşutluk var mı? Hayal-Metin ve Cemil-Feride ikililerinin deprem anındaki durumlarını neden romanın çıkış noktası olarak seçtiniz?

Ç.Sezer: Romanı okumamış olanlar için sanırım biraz açmak gerek soruyu; Hayal- Metin, Cemil-Feride ikililerinin deprem anındaki ortaklıkları, ilk ikilinin sevişme anında, ikinci ikilinin sevişmenin hemen ardından depremi yaşamış olmaları. Romanın çıkış noktası olarak bu durumu seçmem bir anlamda zorunluluktu. Roman, geri dönüşlere, anımsamalara dayanıyor çoğunlukla. Bunun nedeni, depremin yaşandığı anda sağlıklı değerlendirmelerin yapılamayışı olsa gerek. Tabii bu anımsama daha sıradan bir tablo ile de başlayabilirdi. Ne var ki benim roman kurgusu içinde vurgulamak istediğim depremin ötesinde bir şeydi; depremi de içeren ama daha geniş katmanlara yayılan bir varlık durumu. Bunun için de insanın en temel varlık hallerinden biri olan cinselliği önceledim. Ki bu durum bana insanın ruhsal yapısını –roman kurgusu elverdiği ölçüde- irdeleme olanağı verdi; sevgi, sevgisizlik, aldatma, aşk, dostluk, yabancılaşma, önyargı…vb. Elbette başka türlü de yapılabilirdi bu; ama bazı kavramlara hayat vermenin en vurucu yolu buydu sanırım.Hiç değilse benim için…Kahramanların bakışı ile Freud’un bakışı arasında bir koşutluktan değil ama yer yer benzeşmeden söz edilebilir. Ama bu, yazarın bakışı ile karıştırılmamalı elbette. Yazarın bakışı biraz daha ötededir ama kurguyu bozmamak için yazar kahramanlarına öncelik vermiştir, diyelim.

*Romanın çok ilginç bulduğum ikinci önemli izleği “baba”lık kurumuyla ilgilidir. Cemil’in, Nimet,’in ve Gülnihal’in ortak sorunu. Romandaki yapıya oldukça iyi oturmuş. Bir insanın yaşamında babanın varlığının, ya da yokluğunun psiko-sosyal sonuçları romandaki kadar önemli midir?

Ç.Sezer: Bana kalırsa evet. Belki daha da önemli… Ama burada gözden kaçırılmaması gereken nokta, baba figürünün beraberinde anne figürünün de akla gelmesidir. Otoriter baba, sevgisiz baba, üvey ama sevgi dolu bir baba. Beraberinde edilgen bir anne, korumacı bir anne ve fahişe bir anne…Ve kadın olma sorunu tabii. Bu durumda denilebilir ki babanın varlığı ya da yokluğundan öte, yetişme döneminde çocuğa sunulan olanakların “ne”liği, “nasıl”lığı önemlidir.

*Aşklar ve Baharatlar , bireyin varoluş trajedisini akıcı bir dille sunuyor. Sahip olmanın göreceliği üzerine düşündürtüyor okuru. “Yaşamımızın ne kadarına sahibiz” sorusunu getiriyor akla. Bu anlamda klasik bir “deprem romanı” değil. Ve roman kahramanlarından bazıları –Hayal- zaman zaman doktoru bile zorlayan çözümlemelere ulaşabiliyor. Bunlar yazarın özel tercihleri elbette. Bu tercihlerin nedenleri üzerine neler söyleyebilirsiniz? Ya da ne kadarını söylemek istersiniz?

Ç.Sezer: Yazım süreci boyunca duyduğum tek kaygı, o felaketi bir roman konusuna indirgeyerek , bir anlamda, çok büyük acılar yaşayan insanlara haksızlık edip etmeyeceğimdi. Bunu yapmamaya çok büyük çaba gösterdim. Acıyı sömürmüş olmak, acıdan yarar sağlamış olmak beni yaralardı her şeyden önce. Bazıları, romanı yer yer depressif bulduklarını söylediler. Bu, gerçekçi bir durum. Çünkü deprem tam da böyle bir şeydir; normalin sınırları içinde algılanması olanaksız bir durum. Aslında bir “durum” dan değil “durumsuzluk”tan söz edilebilir burada. Bireyin varoluş trajedisinin öne çıkışı bundandır. Yaşamımızın ne kadarına sahibiz, sorusuna verilecek tek yanıt; yaşamımızın ne kadarını yaşayabildiğimizdir. Ötesi bizim değildir, olmayacaktır. Kurgulanmış bir yaşamdan değil, üzerinde söz sahibi olduğumuz, tercihlerimizin olduğu bir yaşamaktan söz ediyoruz elbette. Denilebilir ki bu ne kadar olanaklıdır? Ne kadarsa o kadar… Olanakların sonuna dek zorlandığı bir yaşamak, diyelim…Doktoru bile zorlayan kahramanlara gelince, evet, yazarın özel tercihidir ; ve bu durum, yukarıda söz ettiğim “olanakların sonuna dek zorlanması” ile ilgilidir. Doktor da kurgusal bir yaşam içindedir ama değilmiş gibi yapar; danışanları yönlendirir. Üstelik “bir tanrı” edasıyla yapar bunu. Doktorun tavrı, bir anlamda toplumsal tavrın devamıdır; sunulanı almak ve ötesini merak etmemek…”Tanrı insanlar” ve onların kurguladığı “naylon yaşamlar…” Roman kahramanının karşı koyduğu budur. Bunu yapabilecek birikime sahip olması neden yadırgansın? Kadın olduğu için olabilir mi? Umarım böyle değildir.

*İsterseniz bir de romanın üçüncü ve önemli izleği olan “aşklar” a değinelim. Karmaşık ve sürprizlerle yürüyen ilişkiler ağının diyalektiği nedir? Aşkların yarattığı depremle doğanın yarattığı depremin kesişme ya da ayrışma noktaları var mı, nasıl?

Ç.Sezer:Aşkın diyalektiği!.. Bu çok iddialı bir söz olmaz mı? O, aşk yani, kendi diyalektiğini içinde taşıyor. Bu anlamda söylenecek her şey, bir başka aşk söz konusu olduğunda geçersiz olabilir. Kendi adıma, aşkın biricikliğinden ve az rastlanırlığından söz edebilirim ancak. Diyalektiği açıklanabilseydi, büyüsü de kalmazdı sanırım. Şiir gibi; acıtan ama var eden…Aşkın yarattığı depremle doğanın yarattığı depremin kesişme noktası olmasaydı, “Aşklar ve Baharatlar” yazılamazdı zaten. Ya da başka türlü yazılırdı. Hayatın, dünyanın elinden kayıp gitmekte olduğunu anlayan birey, hâlâ burada –dünyada- olduğunu kavradığında, burada olmanın en gerçek halinin aşktan geçtiğini de kavrıyor bir anlamda. Sanırım kesişme noktaları bu. Ayrışma noktalarına gelince; aşkın yarattığı deprem, bireyin içinde olup bitiyor; acısı ve hazzıyla bedeli üstlenebiliyor birey. Ama doğanın depremi söz konusu olduğunda, sizin dışınızdaki her şey ve her yer de dahil oluyor buna. Aşk bitse de –göreceli bir bitiş de olsa bu- yaşam sürer ve bu olasılık demektir. Oysa deprem ölümle eşteştir ve bu olasılıksızlık” demektir. Bundan öte ayrışma olur mu?

*Söyleşi için teşekkürler.
Ç.Sezer: Ben teşekkür ederim.
.
*Aşklar ve Baharatlar, Roman
Çiğdem Sezer, Heyamola Yayınları, Şubat 2008

9 Haziran 2008 Pazartesi

Aşklar ve Baharatlar Üzerine

AŞKLAR VE BAHARATLAR / Çiğdem Sezer'in Romanını İnceleme

"nasıl kavanoz kapaklarını sımsıkı kapatmakla baharat kokularının yükselmesine engel olunamıyorsa, aşka da engel olunamıyor işte." Aşklar ve Baharatlar şair kimliğiyle tanıdığımız Çiğdem Sezer'in Heyamola yayınlarından çıkan romanı.17 ağustos 1999 da yaşanan depremin hala kapanmayan yaralarından yola çıkarak, farklı insan manzaralarıyla aşka, ölüme ve içimizdeki enkaza dokunan kırık bir ayna ve aynaya düşen, insana dair her şey .Roman her ne kadar o büyük depremin birkaç saniyeliğine dondurduğu dünyaları ve ani bir yok oluşu anlatarak başlıyorsa da temelde işlenen, insanın tam ortasından geçen, kendi felaketlerinin sorgulandığı bir içe dönüş. İnsanın kendine ve geçmişine doğru başlattığı gecikmiş bir göç. Bir başka deyişle yazar, toplumsal bir felaketin ve bireysel bir kıyımın yuvalandığı yerden sesleniyor, "hatırlamak acı verir" diyerek. Teslimiyet, sindirilmişlik ve kusulmak istenen bir belleğin içinden geçerek tedirgin ,ürkek ve kayıp insanların gözleriyle anlatıyor. Romanda baş karakter o büyük enkazdan kurtulabilen ve geçmişiyle bu günü arasında ayrı bir enkazın altında çırpınan bir kadın. Hayal. Kimi zaman sıradan bir birey, kimi zaman kendine dair yalnız bir kavram .Bir çok şeye geç kalınmışlık ve onun olan hayallerin yarım kalmışlığının tanığı. Hayatla ölüm arasında boşlukta asılı kalan kayıplarını ve yaşamı geçmişiyle sorgulayan , çözümü ise yıllar önce kapattığı kuyularda arayan, ben, siz, onlar olabilen, birçoğumuzun görmezden geldiği tanıdık biri. Hayatında var saydığı anlamları birkaç saniyede kaybetmiş ve bu kayıpların bedelini yaşamak zorunda kaldığı yalnızlıkla ödemeye çalışan bir birey ve bireyin kendi içinde köşesine sıkışmış tuhaf kalabalığı. Roman acıyı, çaresizliği, pişmanlıklar ve keşkeleri anlatmakta ama bunu bir ağıt ya da isyanla değil insana dair bir çaba, yaşama tutunma direnciyle işliyor olmasıyla bütün can yakıcılığına rağmen iyimser bir duyguyu da beraberinde taşıyor. Yukarıda bahsettiğimiz o köşeye sıkışmışlık haline, güçlü bir direnme haliyle karşılık verebilmenin , bir anlamda tutunmanın çetelesi. Haya,l bu tutunma sürecinde kendisiyle aynı kaderi paylaşan doktor Cemil’le tanışarak geçmişte bıraktığı belleğine doğru zorlu bir yüzleşmeye ilk adımlarını atmakta ve bu yüzleşme sırasında birbirlerine ağlama duvarı olan bu iki insan yıllarca içlerinde sakladıkları düğümleri kimi zaman kanatarak kimi zaman paylaşarak bir bir çözmeye başlamaktadır.Tam da yazarın "Belki bir nar. Bunca benzerliğin içinde bile farklı olabilen nar taneleriyiz "dediği gibi. Cemil, Hayal’in iç hesaplaşmalarına yardımcı olmaya çalışırken kendine kapattığı kapıların anahtarını da keşfetmeye başlar çünkü onlar birbirlerini yara izlerinden tanıyan, ortak bir acının iki ayrı yüzüdür. Doğa karşısında yaşanan zayıflık ,çaresiz kalmışlık hissi, bu iki insanın kendi zayıflıklarını sorgulamalarında çekilen tetik, basılan düğmedir bir anlamda. "Ölüm bir at kılığında gelirmiş bazen". Hayal’in hayatı boyunca sahip olabildiği tek anlam yarım kalan aşkı Deniz ve tek dostu çocukluk arkadaşı Gülnihal’dir. Denize olan bitip tükenmek bilmeyen bu eski tutku ve onun yokluğunu kabulleniş süreci oldukça sancılıdır ve bu sancılı günlerde tek sığınağı çocukluk arkadaşının sıcaklığıdır. Gülnihal ve Hayal ortak bir geçmişten gelmelerine rağmen hayatın karşı kıyılarında yer almış, birbirlerinin yarım kalan yanlarını tamamlayan, paylaşımın, dostluğun canlı kalabilen somut iki yanıdırlar.Cemil ise Hayal’in geçmişinde gezindikce, kendi eşinin ölümüne karşı duyduğu suçluluk duygusuyla yüzleşir. Yazar romana dahil ettiği diğer yardımcı karakterlerle yarım kalan bir yapbozun kayıp parçalarını bir araya getirmeye başlıyor . Hayal ve Cemil’in çevresindeki insanların da ortak bir zamanda toplanmasıyla toplumsal, sosyal ve hatta feodal felaketlerin insana yıktığı başka bir enkaz daha gözler önüne seriliyor.Kurulan her köprü ,kişiler arasında olayları ve geçmişle şimdiki zamanı birbirine bağlıyor.Temelde insana dair acının özüne ,yarım aşklara, hırpalanmış çocukluğa kadar iniyor, "acının suyu ağır akar" diyerek. Acının nedeni , şekli, mekanı ve zamanı ne kadar farklı olursa olsun tadı hep aynıdır: buruk ,keskin ve yakıcı.Sezer, kahramanların hayatlarına açtığı her pencereyle okuyucuya bunu tattırıyor. Romanın kahramanı Hayal kadar, acının ve tutkunun kendisi de anlatıcıdır aslında; çünkü yazar bu anlatıyı okura rahat vermeyen bir dil ustalığıyla, şiirin içe dokunan o güçlü yanıyla kaleme aldığından, okuyucuyu zaman zaman hikayenin tam ortasına sürükleyip acı ve tutkunun kendisiyle başbaşa bırakıyor. Derin ve incelikli birçok cümleye , paragrafa yeniden yeniden dönüp okumaya ve duraksamaya itiyor. "insanın iki yüzlülüğü evrenseldir be güzelim" dediği satırlarda olduğu gibi. Kendi bedenlerine ve ruhlarına sürgün kadınlar ve yıllar önce gittiği suçluluk sürgününden dönmek için çırpınan bir adamın hikayesini okuduğumuz Aşklar ve Baharatlar; kurgusu ,zaman içindeki usta sıçrayışları, her karakterin iç dünyasını yalın, bir o kadar da vurucu bir dille , karmaşadan uzak anlatımıyla, başka bir deyişle tarifsiz acıları tarif edebilmekteki başarısıyla farklı ,şiirsel imgeleri ve betimlemeleriyle de derin bir hüznü tutkuya harmanlayabilen içli bir roman. "Sevgisizliğin gerekçesini bulamıyor insan" derken ki içtenliği kadar bize yakın. Kayıpların, acıların olduğu kadar direnişin, dayanışmanın ve paylaşmanın , aklın kalbe ,kalbin geçmişe gömüldüğü yerden çıkıp gelen baharat kokularına karışan bir hüznün romanı. Kimi bölümlerde bütün dehşetiyle anlatılan yok oluş, kimi bölümlerde aşkın erotizmin ve tutkunun yakıcılığını anlatan kelime oyunları . Olayların örülüşü ve anlatım dili ile lirizmin, romantizmin ve hatta realizmin bir arada hissedildiği farklı ,güzel ve kırılgan bir Çiğdem Sezer farkı… kalbin ve acının kokusu aşklar ve baharatlar...

Sevda Zeynep Karadağ

21 Nisan 2008 Pazartesi

Sarmaşık Şiiri Üzerine

SARMAŞIK

yorgun atlar gibi geliyor
yaralı orman ağulu dağ
kar yüklenmiş dallar gibi geliyor
beni diyor, taşların arasında
bir su sesi gibi sakla
rüzgâr yemiş otlar gibi geliyor
açık kitap sararmış ekin
ateşe verilmiş tarlalar gibi geliyor
en güzel akşamı kuruyor
en güzel ay’a
en dar odayı
en geniş sokağa
en uzun nehri
en derin uçuruma
uzun sürmüş savaşlar gibi geliyor
kırık kemik, kesik kol, kınına
sığmayan hayat gibi geliyor
beni diyor, bir sarmaşık
gövdene tırmanır gibi kucakla
(Çiğdem Sezer, Çağdaş Türk Dili, Nisan 2005, sayı: 206)

Çiğdem Sezer’in “Sarmaşık” adlı şiirini okuyunca “Şiirin, güzelliği ve gücü bu işte bu işte!” dedim kendi kendime.

Günümüz şiiri üzerine bunca eleştirinin, daha doğrusu karalamanın yapıldığı, niceliğin çoktandır niteliğin önüne geçtiğinin dillendirildiği, Türk şiirinin tıkandığının her an ve ortamda söylendiği bir sırada, “Sarmaşık”ı okumak, çok sevindirdi beni. (“Şiir bahsi”ni bilenler, bu sevincin nedenini daha iyi anlayacaklardır.) Bu şiiri üç beş kez art arda okudum. Okurken, bir yandan da “Bu şiirin nesi beni bu kadar etkiledi, sevindirdi?” diye düşünmekten de kendimi alamadım.

İki ay boyunca şiirin yer aldığı Çağdaş Türk Dili dergisini çantamda taşıdım. Zaman zaman dergiyi açıp yeniden okudum şiiri. Ve sonunda, iki aydır “Sarmaşık”la birlikte kafamda dolandırdıklarımı kağıda dökmeye karar verdim. Bu yazı, o yazı işte.

“Sarmaşık”ı tekrar tekrar okumalarım sırasında fark ettim ki, bu şiir sondan başa doğru, aynı havada, şiirin “şiir düzeni” bozulmadan da okunabiliyor. (Ancak kırık dizeleri “yapıştırmak” gerekiyor. Ben de öyle yapıyorum şimdi.) İsterseniz, hep birlikte okuyalım şiirin bu biçimini:

SARMAŞIK
Bir sarmaşık/ gövdene tırmanır gibi kucakla
Beni diyor
kınına sığmayan hayat gibi geliyor
kırık kemik, kesik kol
uzun sürmüş savaşlar gibi geliyor
en derin uçuruma
en uzun nehri
en geniş sokağa
en dar odayı
en güzel ay’a
en güzel akşamı kuruyor
ateşe verilmiş tarlalar gibi geliyor
açık kitap sararmış ekin
rüzgar yemiş otlar gibi geliyor
taşların arasında bir su sesi gibi
sakla beni diyor
kür yüklenmiş dallar gibi geliyor
yaralı orman ağulu dağ
yorgun atlar gibi geliyor

Şimdi geçelim “Sarmaşık”(1) üzerine söyleyeceklerimize:
Diderot, coşkuyla ilgili olarak “Coşku olmazsa, ya gerçek düşünce çıkmaz ortaya; ya da rastlantı eseri yakalansa da, devamı gelmez... Şair coşku ânını hissedir. Ancak ondan sonra düşünceleri derinleşir.”(2) demektedir. “Sarmaşık” şiiri de coşku ânının hissedilerek yazıldığı bir şiir olarak ortada durmaktadır. Bu şiir, benzetme ögeleri üzerine temellendirilmiş bir şiirdir. On dokuz dizelik şiirde on dört benzetme kullanılmıştır. Şiirin ilk bölümünden itibaren benzetme ögeleri yoğun duyguların somutlaştırılma aracı olarak şiirin kurgusuna katılmıştır.
Birinci bölümdeki benzetmeler (yorgun atlar gibi, yaralı ormanlar gibi, ağulu dağ gibi, kar yüklenmiş dallar gibi), şiir öznesine, gelenin içinde bulunduğu çaresizliği ve aynı zamanda bu kişinin karşıdakine ulaşma isteğinin yoğunluğunu dile getirmek için seçilmiştir. Bölümdeki “yaralı orman” ve “ağulu dağ” benzetmelerindeki yenilik ise duygu gücünün arttırılmasına ve imgenin kurulmasına yardımcı olmuştur.

Birinci bölümün sonundaki iki dize, önceki üç dizide belirtilen çaresizliği sağaltmaya yönelik olarak kurulmuş izlenimi vermektedir. Çünkü “taşların arasında/ su sesi gibi” ifadesi sessizliği, dinginliği ve bir sığınma isteğini, sıcaklığını belirtmektedir.

Şiirini üçüncü bölümü, ikinci bölümdeki iki dizelik dinginliği silmekte, ilk bölümde olduğu gibi bir yaranın kabuğunu kaldırmakta ve çaresizliği yeniden hatırlatmaktadır. Bu bölümün ikinci dizesi, birinci ve üçüncü dizelerde alışılmış benzetmelerle kurulan olumsuz görüntünün tam ortasında umudu ve coşkuyu imlemektedir. Zira “açık kitap” ve “sararmış ekin” tamlamalarının çağrışımlarında, bilinçle hazırlanmış bir durumun sunulması görülmektedir.

Altı dizelik üçüncü bölümde, ikişerli dizeyle ve benzetme üzerine kurulu bir ruh dünyası çizilmektedir. Akşamın aya ve dar odanın geniş sokağa kurulması, gelen kişinin gelişiyle getirdiği iyimserliği ve coşkuyu verirken, en uzun nehrin en derin uçuruma kurulması, nehirle uçurum birleşmesinden kaynaklanan tedirginliği yansıtmaktadır.

Üçüncü bölümün son iki dizesindeki tedirginlik, dördüncü bölümün başında yerini karamsarlığa bırakmaktadır. Ancak ilk dizeyle başlayan karamsarlık, “kınına sığmayan hayat” tamlamasıyla, bir kibrit ateşinin harlaması gibi karamsarlıktan umuda, coşkuya bir sıçramayı gözler önüne sermektedir.

Şiirin son iki dizesi, doğadan bir varlığın (bitkinin, sarmaşığın) içinde bulunduğu bir benzetmeyle kuruluyor. Gelenin “bir sarmaşık gövdene tırmanır gibi kucakla”nması, kavuşma ânının muhteşem mutluluğunu ve iç coşkusunu dile getirmektedir. Bu dizelerdeki kurgu, “ayrılık” ile “kavuşmak”ın zıt kavramlar oluşuna itiraz edercesine bir bütünlüğü yansıtıyor.

“Şiirin coşku verici, etkileyici ya da düşündürücü olmasını sağlayan ve şairin kişisel imge, duygu, düşünce ve tasarımlarının okuyan/dinleyene başarıyla aktarılmasına olanak veren baş öğe, dilin kullanılışındaki ustalıktır.”(3) Çiğdem Sezer, “Sarmaşık”ta dili ustaca kullanan bir şairdir. Çünkü Çiğdem Sezer’in “Sarmaşık” şiiri, benzetmelerin imgeye dönüştürüldüğü ve kavuşma coşkusunun yalın sözcüklerle dile getirildiği, lirik sıfatını çok hak eden bir şiirdir.
-----------
(1) Çağdaş Türk Dili, Nisan 2005, sayı: 206
(2) Şiir Nedir? J-L.Joubert, Öteki Yayınevi, Ankara 1993, s.49
(3) Prof. Dr. Doğan Aksan, Şiir Çözümlemeleri, Bilgi Yayınevi, Ankara, Haziran 2004, s.26
Fahrettin Koyuncu tarafından yazılmıştır.

5 Mart 2008 Çarşamba

Aşklar ve Baharatlar adlı romanı çıktı






“Aşklar Ve Baharatlar” / Çiğdem Sezer
Roman/ Heyamola Yayınları
“Aşklar Ve Baharatlar”, yaşamla ölümün can yakıcı iç içeliğinin, aşkın ve direncin romanı. 17 Ağustos 1999 gecesi saat 03. 02’de başlayan roman; bir yanı ile, ülkeyi sarsan bu felaketi çok boyutlu irdelerken, bir yanı ile de bireyin iç çatışmalarını, tinsel açmazlarını sorguluyor. Edebiyatın hayattan kovulduğu, insansız bir edebiyat anlayışının yaygınlaştığı tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde yazar, tam da hayatın içinden, insanı merkeze alarak lirik ve yetkin bir dille sesleniyor okura.
Aşklar Ve Baharatlar’da kendisiyle ve hayatla yüzleşen birey; aşkın ve aldanışın ne olup olmadığını sorgularken, bütün sonların bir başlangıcı içerdiği gerçeğini de vurguluyor. Ya da bütün başlangıçların bir sonu…
Güçlü psikolojik analizler ve ustalıkla yoğrulmuş dil, roman kurgusunu sahici kılıyor ve bu sayede okur, roman kişileri ile aynı zamanda ve mekanda buluşabiliyor. On binlerce insanın yaşamını kaybettiği, milyonlarca insanın büyük alt üst oluşlar ve savruluşlar yaşadığı 45 saniyelik bir zaman diliminin sorgulaması; yanılsama ve gerçeklik, burada kalmak ya da uçuruma yürümek, direnmek ya da vazgeçmek…Yazar, bir yandan tedirgin ederken, öte yandan direnci ve umudu var ediyor. İnsanın yeryüzündeki trajik gerçeğini, ölüme karşı yaşamı savunarak aktarıyor okura. Roman, evrensel olguları yaşamın içinden süzerek görünür kılarken, bir yanıyla da kadının iç dünyasını cesur bir dille irdeliyor; aşk, evlilik, aldatma ve cinsellik…
İçindeki aynadan yansıyanları görmekten korkmayanlar için yazılmış bir roman “Aşklar Ve Baharatlar”.

26 Ocak 2008 Cumartesi

GÖKYÜZÜNÜ KİMSEM BİLDİM SOKAĞI



GÖKYÜZÜNÜ KİMSEM BİLDİM SOKAĞI

kırmızı kiremitlerin gölgesinde suluboya
bir resmin kimsesizliğiyle
durmaktan kapkararmış
gökyüzünü kimsem bildim sokağı
kopuk bir düğme bir çın bir bilye
boş evler küs balkonlar bulaşıcı
sessizi ik hayata bahane

emanete bırakılmış eşya
hiç gitmemiş gelmemiş
budanıp yeşermemiş
gibi eksik gibi kayıp
ikiye geç bire erken
say ki kına gecesi ertesinden
gibi saklı gibi ayıp

ölüme kıyas
göğsünde künye
gibi kapanırken gül
gökyüzünü kimsem bildim
sokağında kadınlar
aynı şarkıyla gömülür:

avcumdaki yıldızı
asacak gök kalmadı
bu bin yıl da yağmadı kar
bu bin yıl da
kırmızı kiremitlerin altında
gökyüzü kimsenin olmadı

(Akatalpa 77, Mayıs 2006)

21 Ocak 2008 Pazartesi

SÖZÜN DERİN BAHÇESİ”NDEN ÇİĞDEM SEZER(Fahrettin Demir)




Fahrettin Demir


“SÖZÜN DERİN BAHÇESİ”NDEN ÇİĞDEM SEZER


Çiğdem Sezer’in şiirini seçikleştiren en önemli özelliği vurgularken, sonda söylenmesi gerekeni başta söyleyerek bir “takdim tehir” hatası yaptığımın farkındayım, ama bunu başta söylemenin de onun şiirine yaklaşmak için önemli bir ipucu olduğunu düşünüyorum. Sezer’in her şiiri, her kitabı, kendini önceleyenin hem uzağında, hem de kan bağını sürdürerek başkalaşan bir özellikle var ediyor kendini. İleride yine söz konusu edileceği gibi, hem kopuşu, hem kenetlenmeyi işaret ediyor. Var olandan kopup yeni bir yapı oluştururken, öncenin izlerini ve renklerini de korumasını biliyor. Kendi şiir pratiği içerisinde başkalaşırken, eskinin çizgilerini kuşanarak, yeni yapılanmalara kapı aralıyor.


Bu şiir yolculuğunun uğraklarına işaret eden, Kanadı Atlas Kuşlar’daki* lirik uçarılık, kıvrak söyleyiş, yer yer koynunda dinlendiği türkü tadı; Çılgın Su’da demlenip daha ağır tonlara evrilirken, “doğurup doğurup acılan”an; Kapalı Gişe Hüzünler’de hüznünü acılarına sarıp, arayışını derinleştiren Çiğdem Sezer; Bir Şehrin Hatıra Fotoğrafı’nda, “sözün derin bahçesi”nde durulup, dinginleşmeyle birlikte, şiirini daha güvenli yataklara taşıyıp, Dünya Tutulması’yla hem kendi şiir serüveni içerisinde en üst noktaya çıkıyor, hem de Türk şiirinde kalıcı bir yer ediniyor.
Bu çileli şiir emeğinin her uğrağında, cesur bir arayışın, şiirini yetkinleştirme çabasının, şair kimliğini pekiştirirken edindiği birikimi şiirine yansıtmasının izlerini görmek mümkün. Ödüller konusunda ne düşünürsek düşünelim, onlar edebiyat ortamının bir gerçekliği. Çiğdem Sezer’in de ödül konusunda hayli nasipli olduğunu görüyoruz. 1991’den başlayarak, Yarımca Festivali şiir yarışmasından, Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü’ne; Sabri Altınel Şiir Yarışması’ndan, Dünya Kitap Dergisi Ödülü’ne (Çılgın Su); Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü’nden (Bir Şehrin Hatıra Fotoğrafından), son olarak Dünya Tutulması ile Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’ne uzanan ödüller toplamını da getirir Çiğdem Sezer’e. Kuşkusuz ödül bir itici güç olmakla birlikte, ödüllendiren seçici kurulun beğenisini, şiir anlayışını yansıtabilir. Bu nedenle Çiğdem Sezer’in bugüne dek, ödüllerin arkasına sığınma yanlışına düşmediği söylenebilir. En uygun deyimiyle, her ödül ertesinde, yeni baştan şiirin acemiliğine soyunarak, dişiyle, tırnağıyla zorlu bir şiir kazısına başlıyor.


Başlangıcından bugüne şiir serüvenini, şiirsel gelişimini istikrarlı bir yükselişle ileri noktalara taşıyan Çiğdem Sezer’in şiirinde öncelikle saptanması gereken temel değerlendirme, “mesele”si olan bir şiirin izini sürmesidir. Bir “mesele”si var Çiğdem Sezer’in şiirinin, ya da “mesele”leri. “Mesele”den yalnız politikliği anlayan, felsefi yönelişlere ağırlık tanıyan bir şiiri kastetmiyorum. Politika, felsefe ya da başka disiplinlerin Çiğdem Sezer’in şiiriyle alışverişi ya da şiirin onlara attığı ilmekler mutlaka vardır. Olması da, şiirsel boyutu yitirmeden, doğal karşılanmalı. Çiğdem Sezer’in şiirinin “mesele”leri söz konusu disiplinlerle, başka bir bağlamda ilintilendirilen, hayat-insan-dünya… vb. ile girdiği didişmede anlamını buluyor. Hayatla, insanla, dünyayla sorunlar yaşaya yaşaya kuruyor şiirini. Bir başka deyişle şiiri, hayatın, insanın, bireyin açmazlarından, çelişkilerinden, uyumundan ya da uyumsuzluğundan, daha ötesi uyumsuzluğun uyumundan sızarken, onları giyiniyor, dönüşüyor; onları dönüştürmenin olanağı olmaya soyunuyor. Haydar Ergülen’in deyişiyle, “bildiğim bu ‘tutulma’, karşısında şiire tutulmak çabasını çaresizce sürdürmektir ki, Çiğdem Sezer de bunu, ‘imkânsızlığın şiiri’yle bir imkâna dönüştürme yolunu araştıran bir şair olarak hakkıyla yerine getiriyor.” (Yazılıkaya, Ocak, 2007)

Dünya, hayat, insan
“Hayat bir cam kırığı”dır insanın içinde, nasıl alışılır buna. “insan nasıl alışır içindeki cam kırıklarına / baba.” (DT, 15) Bu dizelerle insani bir çığlığı duyururken, sesinin yankısını bulamamanın acısı ya da düş kırıklığıyla “yalnız yalnıza” çiçek açtırıp “dalga dalgaya” kulaç attırıyor: “kimsenin yağmuru değmiyor ötekinin kalbine.” “dilinde kaygan taşların kekremsi tadı / herkese uzak kendine yabancı / hangi anahtarla gireceksin kapıdan”
Günün karmaşasında, hayatın bireyi tüketen cenderesinde, bin bir saldırıya maruz kalan birey, ringde durmadan dayak yiyen boksöre dönerken, kendisi olma, ötekine köprüler kurma yeteneği sürekli aşındırılırken şairin çığlığı nereye ulaşır. “Hayat kanıyor” doğru ama insana ulaşmanın olanağı olarak şiiri işe koşmak azımsanmalı mıdır? Çünkü “bir yaprak bir yaprağa / değmese kopacaktı” (D.T. 45)
Değişik bağlamlarda yaralı olan insan, kendine, türüne yabancılaşmanın acısıyla yaralıyken, milyonlarca yağmur damlasının aynı anda dökülüp de birbirine dokunmaması gibi ayrı kalabiliyorsa, şairin bu konuda diyecekleri olmalı. Diyor da, Çiğdem Sezer’in şiirinde bu sorun önemli bir yer tutar: “kimse kimsenin denizine kum değil”. ”kimse kimsenin korkusuna dokunamıyor.” (DT 85) İnsan, “insanın insanı yutan girdabında… kendi çölüne kum çoğal”tıyor. Ama yine de “insanın acısını insan alır”. Tenhalardan gelip kendine giderken, insana gittiğinin farkındadır Sezer. Kime gitse, kendine dönüyor çünkü. Birey, “hem suç hem cezadır kendine.” Baudelaire’in “hem bıçağım hem de yara / hem yanağım hem de tokat / hem kurbanım hem de cellat / ezen ve ezilen çarkta!” dediği gibi, “dövülmüş bakır sabrıyla” kendine birikmenin olgunluğunu hedefler. Kurbanı celladıyla seviştiren hayat, insani gerçekleşmeyi hedefleyen şiire de zengin olanaklar sunar.


Hayata karşı duruşu edilgen değildir Çiğdem Sezer’in. Hayatı tanımaya ve dönüştürmeye dönük eylem önerisini şiirlerine yedirirken, şiir poetikasının da ipuçlarını sunar. Çılgın Su’da yer alan “Benimle Böyle Seviş Ey Hayat” başlıklı şiirde: “asiyim, mülteciyim, evet / kendine muhalif dizeyim” diyerek hayata ve sanata karşı tavrını netleştirirken, yaşadığı günlere yönelttiği eleştiriyle de pekiştirir bunu: “kısacık ömrümde kaç intihar / ıssız sokaklar uykularımda / düşümde gözleri oyulmuş ağaçlar.”


Sezer, hayatın örseleyici, tüketici ve yaralayıcılığını eleştirerek “bir intihardı yaşamak, pörsümüş” (KGH,12) derken, bir başka şiirinde, hayatı ve insanı, insani bir tasarımın içerisine yerleştirerek sunar: “çürüyen kumsalı geç yalçın kayalara çarp / kimse bilmez hayata nerden girildiğini / …/ ipeğin çözüldüğü yerden / insanın insana aktığı / sır dehlizinden.” (KGH,28) Ve “bir gülün düşerkenki / sessizliğini / duymuyorsa hayat / bırak kalsın orda / usul ölen biri varmış gibi / aramızda” (DT,65)


Kimi zaman sırtladığı umut yükünü, dünyaya, hayata bakışını aydınlatan, ötekine ilmekler atan, insanla buğulanan iyimserlik, “seni düşünürüm / gökyüzü genişler / dilimce konuşan kuşlar ayaklanır”… “ellerini koy geceye / ısınsın karanlık” dizelerindeki gibi yaratıcı ve dönüştürücü bir öze kavuşur; kimi zaman “öyleyse niçin şarkı söylemeli hâlâ / ölüler kadar sağırken kalabalıklar da” (DT,38) dizelerindeki gibi sesinin yankısını bulamamanın tedirginliğiyle karamsarlığa düşse de, cevabını yine kendisi bulur: “bak bunlar yediveren gülleri/ kendi kökünden yeşermenin bedeli” (DT,38)

Kırılgan çocukluk, acılı kadınlık
İnsana ve hayata ilişkin bu değerlendirmelerin çocukluğa ilmeklenen bir uzantısı da var. Çünkü çocuk ve çocukluk gözde izleklerinden biri Çiğdem Sezer’in. Kimi zaman umudun, kimi zaman geçmişi ve günü değerlendirmenin olanağı olarak görünür. Ama hangi boyutta değerlendirilirse değerlendirilsin hep yoksun ve eksikli bir çocukluktur Çiğdem Sezer’in şiirlerine sızan. Kız çocuğu olmanın getirdiği geleneksel anlayışı dikkate alıp, ona mı yormak gerekir bilmem ama, hep kaygılı, hep yarım sevinçlerin gölgesinde, belli belirsiz sezilen kırılgan bir çocukluk; çoğunlukla da “anne” kavramıyla ilişkilendirilen. Söyleyişe bile yansıyan bu kırılganlık anne figürüyle sıkı bir bağ içinde, sanırım. Bunun ipuçlarını da daha ilk kitapta veriyor Çiğdem Sezer: “ O var mıydı/ gizemli bir düş müydü kurduğum / annem miydi / öyle mi olsun isterdim” (KAK,10) Yine aynı kitaptan “salın acının eteklerine / annen koksun saçların” (KAK 20)


Umarsızlığın, kıstırılmışlığın, bungunluğun çaresi de yine çocuklukta aranır: ”çıkmıyorsa gökyüzüne hiçbir yol / kimliksiz ve bir başına / aşındırdığın saatler / çalar mı kapısını çocukluğun.”


Ama öte yandan, “çocukluğun ertelenmiş sevinci” de kimliğine not düşer, “yitirdiği yazlar”ın acısını bilincinde, duyarlığında sınar. Bu da sesine yansır: “anne suçsuzum, diyor çocuk, gel zaman git zaman / büyürüm ben de, ardımda çocuk ölüleri bırakarak.” (Burada konuyla bağlantılı mı bilmem ama, Çiğdem Sezer’in bu dizelerini okurken, Ruşen Hakkı’nın bazı dizelerini hatırladım. Balkonda Akşamüstü adlı son kitabında yer alan “Torunum Soruyor” adlı şiirinde Ruşen Hakkı, “söyle bana dede / küçükken barışı savunanlar / neden savaş yanlısı oluyorlar büyüdüklerinde.” diyerek, büyümüş çocukların başka çocukları öldürdüğünü işaret ediyor, Çiğdem Sezer ise, kendi çocukluğunu öldürmek üzere büyümeyi hedefleyen çocuklardan söz ediyor. Belki de büyükler öyle istediği içindir!)


Yağmurdan sesiyle, lirizmini tortulayan, acılarını katmerlendirerek kimi şiirlerinin örgüsüne sızan, can acıtıcı önkabulleri de eleştirel bilincin süzgecinden geçirir. Kadınlığın geleneksel ezilmişliğine, kıstırılmışlığına karşı sözcüklerle ördüğü barınağını güçlendirir.


Kanadı Atlas Kuşlar’da geleneğin kadına yüklediği acıları, “gelin girdin / kefenle çık / er sözü kulağına küpe” diye dillendirirken, Dünya Tutulması’nda “Burka” aracılığıyla kadınlığın evrensel dramına parmak basar: “dokuz ay dokuz düğüm öldün / adın bile anılmadı Burka / senin kanındır akan dünyanın bütün sokaklarında.”

Arayışın izinde


Çiğdem Sezer’in beş kitaplık şiir toplamına bakıldığında, ilk göze çarpan özelliğin, sürekli bir arayışın peşinde olduğudur. Dil, söyleyiş, tematik açılım… vb alanlarında hep bir yenilenmenin, hep bir farklılaşmanın belirtilerini izlemek mümkün Çiğdem Sezer’in kitaplarında. Her şiir, her kitap kendini önceleyenin, hem dil ve söyleyiş, hem insana ve hayata bakış… vb. açılarından daha ileri bir noktada konumlanıyor. Bu konumlanış, kendini önceleyenden hem kopuşu, hem kenetlenmeyi işaret etmesi açısından Çiğdem Sezer’in, şiiri bir uzun yol koşusu olarak kavradığının da göstergesi. Vardığı noktayla yetinip çoğaltmayan, alışılmışın rehavetine kapılıp teknik yetkinliği yinelemeyen bir şiir üretiyor. Yeni biçimsel aranışlar, söyleyiş farklılıkları, şiirselliği değişik yataklara taşıma çabası, bulduğuyla yetinmeme uğraşının ürünleri olarak ortaya çıkıyor. Şiirin bulunduğu yerde yitirilebileceği düşüncesi yol gösteriyor Çiğdem Sezer’e. Aramaktan çok, bulmaktan korkuyor, “kaybetmek değil / ormanda yolumu bulmak korkusu” hep eşlik ediyor şiirlerine.


Ses, uyum, sözcük seçimi ve sözcüklerin kenetlenişinde de cesur birliktelikler kuruyor. Örneğin Çılgın Su’daki “Yitik Yaz” şiirinde yer alan “demir çiçekler suladım / çöl ikliminde” dizelerindeki sözcük seçimi ve bu sözcükleri (demir/ çiçek) yan yana getirişi ya da “bir türkü nasıl kan kokarsa öyle / kan nasıl akarsa türkü gibi” dizelerindeki kan ve türkü, kanın türkü gibi akması, yerleşik anlam yüklemelerini ve çağrışım boyutlarını zorluyor. Ama Çiğdem Sezer, (Yitik Yaz’daki “demir” ve çiçek” ağırlığını nasıl “goncası yüzüne düşmüş / bahardı” dizeleriyle hafifletiyorsa, burada da “güvercin” motifiyle engellemeye ve azaltmaya çalışıyor.) Yan yana getirilen sözcüklerin oluşturduğu bireşim, alışılmış anlam alanlarının dışına taşarak, yeni çağrışımlara, yeni evrenlere açıyor okuyanı. Bir anlamda sözcüklere hükmediyor, onları yataklarından uğratarak, şiirseli bir başka boyutta yakalamaya çalışıyor. Çünkü “kulübesinin damını” sözcüklerden örüyor. Elbette bu sözcükler, aşınmış anlam yüklemeleriyle malul olmayacaktır. Şiirde sözcüklerin yaşarlık kazanması, bir anlamda, kendilerinden çok, yan yana geldiği, etkileşime girdiği sözcük ya da sözcük öbekleriyle oluşturduğu bütünsellikten kaynaklanır.


Sadece sözcük seçiminde ve sözcüklerin emiştirilmesinde de aramıyor Çiğdem Sezer şiirseli. Ahenkler arasındaki geçiş de önemli bir yer tutuyor bunda. Kanadı Atlas Kuşlar’da, yer yer yakaladığı türkü tadında söyleyişten (“menekşeydi toprakta / su gözünde nilüfer/ soramadı kimseden / ilkyaz nereye gider”) daha ağır makamlara, durmuş oturmuş, olgun söyleyişlere yöneliyor. Yumuşak seslerden, pes tonlardan konuşmaya başlıyor. Şiirin iç müziğini kuşanmış, notaların ağır ritmini yediriyor şiire: “ölü bir martıyı nazar boncuğu gibi / kalbinin orta yerinde gezdiren / bir yangını yanıp yanıp tüketemeyen / denizi gördüm / tanıdım kendi kanımı kokusundan” (DT, 84)


Zaman zaman o kırık, içten içe fıkırdayan buğulu sesi özlese de (“sesi bir kar gülünde / kış günü aşk evinde / görsem dokunacaktım / sendeki ölümüme”), ağır, uyumlu ve derin uğultuların müziğine yeniden dönüyor. Yağmurun sesiyle, lirizmi boşlamadan, dingin coşkuların bir yanıyla acıya bulanan çığlığını duyurmaya çalışıyor: “bizi unutacaklar kaptan / gemi kan alıyor, balıklar / kendi kanlarında boğulacaklar” (DT, 84) Ya da: “kırılır cümle fanus / bir pervaz hatırası kuşlardan / kalır, yazdır, biter / ezilir kalbim gibi sözcükler” (BŞHF, 65)
Bu konuda söylenmesi gereken son söz, Çiğdem Sezer’in şiirinde, sözcüğün sözcükle sevişmesinin, ritmin kesik ya da soluk soluğa seyretmesinin, inip yükselmesinin, durulup ağır ağır akmasının, onun şiirinin ayırıcı özelliklerinden olduğudur.

Şehir ve ev içleri
Dağlara, denizlere, uzaklara gönül düşürse de Çiğdem Sezer’in şiirinin dönüp dolaşıp geldiği yerlerden biri de onun şehri ve ev içi sıcaklığıdır. Orda giyinir acılarını, umutlarını; orda duyumsar varlığının onulmaz ağırlığını. Kararsızlık yaşar yer yer: “biraz gezginim çokça acemi / göçebe ruh gövdeden öte / orda bekliyor, otların arasında / şahin uçuşuyla, şeytan kanıyla / besleniyor / şiir mi şehir mi aşk mı”


Kent imgesi, dönem dönem ağırlıklı olarak işlenir Çiğdem Sezer’in şiirinde. Kuşkusuz bu fiziksel bir kent olgusunun ötesinde, insanı da dışlamayan, kompleks bir bütünlüğü ifade eder. Kimi zaman bir ev içidir, kimi zaman sığınılacak bir gölge, kimi zaman da, “Yaslı Ova” adlı şiirde, ululandığı mı, acılandığı mı belli olmayan, deprem sonrası Adapazarı’dır: “biz yalnızca bir harftik / yan yana gelemeyen ve bu yüzden / kimselerin bir anlam veremediği / kargacık burgacık harfler / ovanın karnında” DT, 86)


Bir yerde, “yer aç bana kentinde / sürgünüm / suçluyum / hayat kadar /…/ kesilsin soluğum göğsünde” (ÇS, 34) derken, bir başka yerde, anlayışsızlıklar, kopmalar ve kendine kapanmalar olarak çıkar karşımıza kent, insanla özdeşleşir: “çaldım bütün kapılarını / sağır ve dilsiz şehrin / çaldım / bütün kapılarını ey insan”


Kimi zaman kent, çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun ve zulmün belirteni olarak yer alır şiirlerde: “kan revan sokaklar dolaştı ayağıma / yarası kurtlanmış cesetler / arasından / geçtim / ılık kanıyla güneşin / damarlarından / yalnızca devlerdi bileyen hançerini / bu şehrin bütün uykularında” (ÇS, 63) Şehrin kimliksizliği, insan örseleyen, kendine yabancılaştırıp, bireyselliğini törpüleyen acımasızlığına karşı sesini yükseltirken sanki attığı, insanın ölüm çığlığıdır: “kime gitsem kendime dönüyorum; eski bir şarkı dudaklarımda / kim olduğumu unutuyorum, şehir kapatıyor kapılarını… ölüyorum” (KGH, 15)


Bunların da ötesinde duyarlıklarla örülü bir şiirin izini sürüyor Çiğdem Sezer. Bu, sulu göz bir duyarlıktan çok, sorumlu bireyin, şair olarak çağına, yaşadığı dünyaya yönelik insan duyarlığıdır: “Kendi içine çürüyen elma”nın acısını duyarken, insana, çevreye, dünyaya yöneltilen tehditlere karşı da duyarlı bireyin sorumluluğunu yükleniyor. “Dünyanın oyuklarından kan” akarken, “gemi kan al”ır, “balıklar kendi kanlarında boğul”urken, çocuklar ölü anaların öyküsünü anlatırken, şairin bunlara duyarsız kalması elbette beklenemez. “Sökülmüş dantelin hüznünü” duyan şairden, bu kıyımlara, kırımlara duyarsız kalması nasıl beklenir? Çünkü yaşananlara ne denli uzak olsak da “aynı yağmurun altında” ıslanıyoruz.

Kısaca
Dünya, zaman, aşk, ev içleri, yağmur, deniz, gülibrişim saklanmaya yer arar Çiğdem Sezer’in şiirlerinde. Bulur da... Sözcüklere saklanır hepsi... Sözcüklerin diri, yaşamla soluklanan, yaşamın bin bir rengini, donunu kuşanan doğasına saklanır. Hem yaraya, hem cerraha sığınır. “mülteciyim, asiyim, şairim” dedikten sonra, “hüzün koynunda büyüttüğü kan pıhtısı” olur. “Doğurup doğurup acılan”dığı şiirlerle sağaltmaya, onarmaya çalışır kendini.
Daha doğrusu dünyayı bir ucundan tutup havalandırıyor. Havaya kaldırarak değil; şiir çekmez o yükü; şiirleriyle havasını değiştirerek, gül kokusuna, insan sıcağına boğarak…



* Çiğdem Sezer’in şiir kitapları:
Kanadı Atlas Kuşlar, Kerem Yay., 1991.
Çılgın Su, Dünya Kitap, 1993.
Kapalı Gişe Hüzünler, Karşı Yay., 1996.
Bir Şehrin Hatıra Fotoğrafından, Hera Şiir, 1998.
Dünya Tutulması, Yom Yay., 2005.

20 Ocak 2008 Pazar

DÜNYA TUTULMASI ÜZERİNE SÖYLEŞİ



BETÜL TARIMAN
ÇİĞDEM SEZER’LE 2006 CEYHUN ATUF KANSU
ŞİİR ÖDÜLÜNÜ’NÜ ALAN KİTABI
DÜNYA TUTULMASI ÜZERİNE SÖYLEŞİ


Betül Tarıman: Sevgili Çiğdem, İlk kitabın Kanadı Atlas Kuşlar 1991 tarihli. Bunu 1993 tarihinde Çılgın Su, 1996’da Kapalı Gişe Hüzünler, 1998’de Bir Şehrin Hatıra Fotoğraflarından izlemiş. Dünya Tutulması ise beşinci kitabın. 2006 ‘da, bu kitabınla, Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nü aldın. Kitabın bütününe bakıldığında, çağın acılarına tanık oluyor, acıyı derinlerimizde duyumsuyoruz. Hatta bu acı, öyle cesur ki, sana şu dizeleri yazdırmış: “ölü bir balerin süzülüyor yeryüzünün kalbine / dur gitme!” Buradan hareketle, Dünya Tutulması’nın hayata bir itiraz olduğunu söylenebilir mi?

Çiğdem Sezer: İtiraz, evet ama; bu, hayatta ‘var-olma’ biçimine itiraz, diye okunmalı. Yoksa, hayatta olmaktan yana bir şikayetim yok benim. Şiir yazayım da, bir itiraz olsun, diye bir derdim de olmadı. Yazdım, çünkü; hayatı iliklerimde duymanın, benim bildiğim-bulduğum en iyi yoluydu şiir.

Betül Tarıman: Çarşı, avlu, kadın, çocuk, hayvan, ölüm, yara, dağ, ağaç, gül, aşk, hayvan, makaslar, bıçaklar ve daha çok da yalnızlık, şiirinin temel izlekleri. Nerdeyse dünyanın tüm halleri şiirine sinmiş. Yalnızlığını mı seviyorsun yoksa yalnızlığın mı seni seviyor?

Çiğdem Sezer: Bizimki karşılıklı ‘iflah olmaz’ bir aşk; didişip duruyoruz birbirimizle. Gerçek şu ki, bu dünyaya yalnız gelip, yalnız gidileceğine inananlardanım.Bu anlamda yalnızlığı bir ‘doğal- oluş’ olarak kabul ediyorum. Bu durumda bana düşen, olabildiğince çok insanlık halini deneyimleyebilmek. Madem ki yalnızız ve zamanımız dar, dediği gibi şairin:“çok sevmeli, çok söylemeli”

Betül Tarıman: Simone de Beauvour, “ Kadın olarak doğulmaz, zamanla kadın olunur” diyor. Beauvour, bir anlamda, kadına biçilmiş rollerden, annelik tuzağına düşmelerden söz ediyor. Aslında karşı olduğu, annelik de değil. Tam da bu noktada, şiirlerindeki baskın izleklerden biri de, kadınlık halleri. Kadınlık hallerinden çoğunluğu, şiirlerine yansımış. Bunu belki de, en çok şu dizeler örnekliyor: “ biz çok çocuk bir anneden… / oğlanlar sokağa çıkardı / kızlar bahçeye kadar” ya da “ kırk kapı kırk kez üzerime kapalı / yorgun ev yalnız eşik kerli avlu” Ne dersin?
Çiğdem Sezer:”Senden kadın olmaz” sözünü çok duymuşluğum var ilk gençliğimde. Annem ve komşu teyzeler, öyle çok söylediler ki bana bu sözü. Demem o ki, Simone de Beauvour’a kadar gitmeye gerek yok, kadınlığın içine doğulan değil, zamanla olunan bir durum olduğunu anlamak için.Ama annem ve komşu teyzeler yanıldı ve ben çok erken kadın-anne oldum. Bunun için ödediğim bedelin ağırlığıdır o dizeler. Bundan, anneliğe karşı olduğum anlaşılmasın. Sorun, bunun toplumsal algılanış biçiminde.Sonu olmayan tartışmalara girmenin anlamı yok ama, şu kadarını söylemekte yarar görüyorum: Kadının bazı tuzaklara sürüklendiği doğru. Eş, anne vb. rollerle kuşatılmışlık…Sorunu biliyoruz da, çözümü yanlış yerde arıyoruz.Kadın o tuzaklara ‘sığındığı’ sürece, çözüme ulaşmak olanaksız. Zaten az olan iyi örnekleri karalamak, yok saymak konusunda bazı hemcinslerimizin davranışları da cabası…Bana gelince, bir yerlere ulaşır mı bilemem, ama kadınlığımın diline varmaya, o dili şiire taşımaya çabalıyorum. Ne kadar olabilirse…

Betül Tarıman: Trabzon, Adapazarı ve Ankara… Yaşamını sürdürdüğün kentlerden birkaçı.Sanrım bu kentler sende derin izler bırakmış. Bunu, pek çok dizende hissetmek olası. Yaşadığın kentlerin sende ve şiirindeki etkileri neler oldu? Yoksa “ kimsenin şehri benzemiyor kimseninkine” derken ki ayrımda mı yatıyor o giz?

Çiğdem Sezer:”sen yine de kalmak say/ bütün gitmelerimi” diye iki dize vardır ilk kitabımda. Bu dizelerin durumu iyi özetleyeceğine inanıyorum. Yine de açmam gerekirse; çok şehir, çok ev, çok kültür…En uzun yaşadığımız kent Adapazarı oldu. Ben, anılarımın olduğu kentte yaşayamamıştım. İstedim ki çocuklarım yaşasın bunu. Bu yüzden o kadar uzun kaldık Adapazarı’nda. Ama olmadı, biliyorsun, 17 Ağustos depremi bizi o kentten ayrılmak durumunda bıraktı. Ve çocuklarımın da tüm anıları yıkıldı kentle birlikte. Bu özel durumun dışında, kentlerin şiirim üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu söyleyemem. Dolaylı etkiler…
Betül Tarıman: Şiirlerinde göze çarpan izleklerden biri de umutsuzluk. Tutup, bir muziplik yapayım demiyorsun şiirin bir yerinde. Peki, bunca umutsuzluğa şiir mi çare? Şiirle mi yaralarını sarıyorsun? Ya da, “ adın neydi Burka? / koynunda patlayacak bir bomba / gibi uyurken oğlun, şafakla / Kandahar ve mayvan ve herat / memelerinde on yılların irini” derken ki sızı mı, sen de derin yaralar açtıran?

Çiğdem Sezer: Umutsuzluk demek doğru değil buna. Nietzche’nin sözü müydü, emin değilim, şöyle diyordu: sanat ve felsefe, çok farklı yöntemlerle acı’yı bilgiye dönüştürür. Gerçekçi olursak, hayat acı’dan başka bir şey değil.Ölümlü oluş bile yeterli bunun için.Bu durumda ‘umut’ ne ifade ediyor? Ölümsüzlük?..O da çare değil, çünkü, yitirme korkusu yoksa, anlam azalıyor. Yani ‘çare’ yok! Olmayan çareyi umut etmek niye? Geriye kalan, acıyı sanatla, felsefeyle bilgiye dönüştürmek. Burka şiirimdeki yarayı insanlığa açanlar, bütün bunların uzağında, kendi tekerleklerini döndürüp duruyorlar. Ne sanat, ne felsefe, ne de bilgiye dönüşen acı onların umurunda. İktidar hırsı dünyanın gözünü bürümüş. Yalnız o boyutta da değil, bir bakalım etrafımıza, küçücük iktidar adacıkları için neler yapılmıyor! Kadın sorunundan savaşa, soykırıma kadar, hepsinin temelinde iktidar hırsı var. Bu durumda muziplik yapmak içimden gelmiyor doğrusu.

Betül Tarıman: Biliyoruz ki, hayat çok acımasız, öyle bir an geliyor ki, değil şairi, herhangi birini de allak bullak edebiliyor. Bununla birlikte, Dünya Tutulması ve diğer kitaplarına bakıldığında, kendiyle ve hayatla kavgası olan bir şair tipi çıkıyor karşımıza. Kendiyle kavgası olan bu şair, kendini hayatla mı deniyor, ya da bile bile kendini hayata mı teslim ediyor?

Çiğdem Sezer:Galiba hayatı kendimde deniyorum ben. Kendimi hayata teslim etseydim, Dünya Tutulması yazılmazdı zaten, kendinden bilirsin. Kavga etmeyelim, ama, direnelim, karşı çıkalım, olumluya, iyiye doğru evrilelim. Anneyiz, teslim olmayacak bireyler yetiştirelim. Bunu yapabiliriz. Zaman az, iş çok, yorgunuz, hayat üstümüz üstümüze geliyor…Evet, ama, yine de yapabiliriz. Yeter ki enerjimizi, emeğimizi, birbirimizi yok etmek için harcamayalım.
Betül Tarıman: Aşklar Ve Baharatlar adlı romanın İnkılâp Kitapevi roman yarışmasında övgüye değer bulundu. Neden roman?Ve ne zaman okuyabileceğiz Aşklar Ve Baharatlar’ı? Son olarak, neler yazıyorsun şimdilerde?

Çiğdem Sezer: Aşklar Ve Baharatlar yakında yayımlanacak, Bense ikinci romanı yazıyorum şimdilerde. Tabii şiir. Başka türde de ürün veren birinin şiiri bırakacağı söylenir ya, inanma. Birbiri ile didişmeden, tersine, birbirinden beslenerek gidiyor ikisi de. Neden roman?...Üstelik hiç aklımda yokken, önceden tasarlamamışken! Sanırım, şiirle aramızdaki iflah olmaz aşk çok üzerime gelmişti, ve ben kelimelerin daha itaatkar olmasını dilemiştim. Böyle bir ruh hali. Ama yazdıkça, bundan çok daha fazla olduğunu gördüm. Olağanüstü bir deneyim.

Betül Tarıman: Sevgili Çiğdem, yaptığımız keyifli söyleşi için teşekkür ederim. Yaralarımız açılmadan baş başa bir kahve içmeye ne dersin?

Çiğdem Sezer: O yara hep açık değil mi zaten, Betül? Bence, yara ve kahve demişken, Sevgili Zeynep Uzunbay’ı da alalım yanımıza, ‘Yara Falı’mıza baksın. Ama önce kahveler lütfen!