2 Ekim 2011 Pazar

KENTLERİN ROMAN KAHRAMANLARI : SEMTLER

Çiğdem Sezer

KENTLERİN ROMAN KAHRAMANLARI : SEMTLER

Bizi şaşırtan, içine alan ya da dışarıda bırakan kentler…
İnsanın en büyük hazinesi olan çocukluğu saklayan kentler…
İçimizi acıtan ama yine de vazgeçemediğimiz kentler…
Aşklarla, ayrılıklarla, acılarla, sevinçlerle harmanlanmış kentler…
Bizi “biz” yapan ya da “bizi bizden alıp kendine katan” kentler…

Binlerce cümle kurdurabilir kentler; kitaplar yazdırabilir ya da tüm sözcükleri yutup sessizliğine katabilir bizi. Her durumda bir yaşanmışlığı ya da bir hayali taşırlar içlerinde; o yaşanmışlık ya da hayal bizimdir, bize aittir, biliriz ama yine de koparıp alamayız onu kentin göğsünden. “Hatıraların bendedir ve onlar bende oldukça sen bana mahkûmsun,” der gibidirler bu halleriyle. Bu mahkûmiyet bazen çaresizliği besler, bazen ait olmanın ilk halini duyumsatır; ama her durumda bize ait olanı saklar kent .

Dünyanın “hatıra defterleri” dir kentler; bizim hatırlayamadıklarımızı da bizim için saklayan.

Bir romanın sayfalarını çevirir gibi dolaşabiliriz kentin sokaklarında; ölçülemez bir hızla akıp giden zamanı aralayıp bakabiliriz oradan dünyaya.
Kent bir romansa “semtler” de o romanın kahramanları değil midir?
Kuşkusuz öyledir.
Bu inançla yola çıkmıştı Heyamola Yayınları ve “Türkiye’nin Kentleri” kitap dizisini çıkarmaya başlamıştı. Şimdilerde 24 kent kitaplaştırılmış, 17 kentin yazımı devam ediyor. Ülke ortalamasına bakıldığında azımsanmayacak ölçüde okura ulaştı bu kitaplar, ilgi gördü. Sonrasında kent bütününden semtlere çevrildi dikkatler ve önce İstanbul’un seksen semti kitaplaştırıldı. Ardından İzmir’in semtleri geldi; kırk bir semt, kırk bir yazar tarafından birer kitap olarak çıktı okurun karşısına. Üçüncü olarak da “Trabzon’ur Yolumuz” seslenişiyle Trabzon’un semtleri kitaplaştırıldı; 22 yazar, Trabzon’un yirmi iki semtini yazdı ve yirmi iki kitaplık bir dizi çıktı ortaya.

Biz de “Her kent bir romansa, semtler de o romanın kahramanları değil midir!” dedik ve bu gözle baktık bir de “Trabzon’dur Yolumuz” kitap dizisine. Kuşkusuz tüm metinlerde olduğu gibi burada da okurun duyuşsal-düşünsel farklılıkları etkili olacak ve herkesin roman kahramanı kendince şekillenecektir. Ben kendi “roman kahramanlarım”ı bulup çıkarttım Trabzon’un semtlerinden. Sizinkiler bambaşka karakterler de olabilir. “Herkesin roman kahramanı kendine!” diyelim ve Trabzon’un sokaklarını bir romanın sayfaları gibi çevirelim bakalım hangi kahramanlar çıkacak karşımıza!
Önce Arafilboy (Aya Filibo) ve Sotka (Sotkha); bu iki semt, binlerce yıl kentin iki önemli kapısını oluşturmuşlar; kente tüm giriş çıkışlar buralardan gerçekleşmiş. Arafilboy kentin doğu kapısını, Sotka da batı kapısını oluşturmuş. Sotka denizle iç içedir; Arafilboy’sa denizin hemen yanı başında. Venedikliler Sotka tarafında kurmuşlar kolonilerini, Cenevizliler Arafilboy tarafında. Kentte yakın geçmişe kadar devam eden Arafilboy- Sotka çekişmesinin kaynağı o döneme mi dayanıyor yoksa? Bu iki semt bıçkın birer delikanlı olurlar roman içinde; “mahallenin namusu”ndan sorumlu, kavgadan kaçmayan, dövüşmek kadar sevmeyi ve paylaşmayı da bilen, iyi yürekli kahramanlardır bunlar. Bütün çabaları semtlerinin bütünlüğünü korumak içindir. Geleneksel, muhafazakâr, paylaşımcı, yardımsever ama gerektiğinde ölümüne dövüşebilen kahramanlar… Zaten roman sonunda ya ölürler ya hapishaneye düşerler ya da kuytu bir kahvehanenin badanası sararmış, sıvası dökülmüş duvar dibinde nargile içerler. Yaşlanmışlardır, güçleri azalmıştır ama dikkatli okur, ayak izlerini görebilir, yakıcı naralarını duyabilir sessiz sokak aralarında. Kentin hızlı değişiminden en çok onlar etkilenir; bir zamanlar “ait olma”nın ilk adımı onlarla atılmıştır ve belki de bu yüzden en çok onlar yaşar yabancılaşmanın hüznünü, çaresizliğini…

Bir diğer “delikanlı” semtimiz de Faroz’dur ; Faroz da Sotka gibi denizle iç içedir ( birbirleriyle de iç içedir aslında bu iki semt ve benzer yaşantılar sürdürürler). Belki bundan, daha neşeli, dışa dönük, ne yalan söylemeli daha yakışıklıdırlar.

Bu semt-kahramanlarımızın tümü denize âşıktır!
Yenicuma da “delikanlı” semtlerindendir Trabzon’un; ama içine kapalı bir kahramandır o.Asla elde edemeyeceğini bildiği aşkına bakar gibi yukardan bakar denize. Umarsız ve öfkelidir ama öfkesini de kendi içinde taşır ve diğerleri arasındaki kavgalara karışmaz; mağrur ve suskun kahramanıdır romanın. Bu duruşta, yenilgiyi baştan kabul etmiş olmanın ezikliği de yok mudur bir parça! Kimbilir!
Kavakmeydan, kent- romanın yakışıklı futbolcusudur; bütün kahramanların âşık olduğu deniz, Kavakmeydan’a âşıktır. Kavakmeydan, denizin ilgisini üzerinde toplamaktan mutludur; karşılıksız bırakmaz bu ilgiyi ama onun gerçek aşkı futboldur!
Ayasofya, ağırbaşlı, yaşlı papazıdır romanın; cemaati kalmamış bir kilisenin loş koridorlarında hüzünle dolaşan…

Kalekapı, yorgun bir ihtiyardır; bütün çocuklarının terk ettiği.
Boztepe, koynunda kuş besleyen eski bir avcıdır; bir tepeden, kente hüzünle bakan… Herkes onu kambur garsonu olarak bilir çay bahçesinin ama o koynunda kuş beslemeyi sürdürür gizli gizli.
Moloz, veresiye defterleri arasında kaybolmuş bir toptancı, Mumhaneönü emektar bakkalıdır romanın. “Merhaba Pirinç, merhaba şeker!” diyerek güne başlar her ikisi de.
Uzunsokak, yaşlı, aydın bir bürokrattır ve uzun saçlı oğluyla başı derttedir çoğu zaman.
Soğuksu, zengin bir ailenin kendine ait bisikletiyle hava atan çocuğudur. Bütün çocuklar o bisiklete hayrandır ve bir gün öyle bir bisiklete sahip olmayı dilerler. O gün geldiğindeyse bisiklete binecek alan kalmamış olacaktır ortalıkta.
Hacıkasım, narin bir kalem efendisidir.
Kalkınma, bir üniversitede öğretim görevlisidir ve gençlerin hayata adım atışlarını izlemek en büyük zevkidir.
Meydan, romanımızın bilge kişisidir; binlerce yılın öyküsünü taşıyan kalbi yorulmuştur artık.

Ganita, romantik- entelektüel kişisidir romanın. Yazdığı şiirleri yalnızca “dilini bilenler”in okuyabileceği bir şairdir o.
Ortahisar, saraylı bir hanımefendidir; güngörmüştür, usul erkân bilir. Yaşlanmış, epeyce şişmanlamıştır ve bu haliyle de saraylı zarafetini sürdürmeye çalışmaktadır.
Kemeraltı, çift kişilikli bir gece bekçisidir; aydınlıkta şen şakrak bir delikanlıyken, karanlıkta gizemli bir gölgeye dönüşür sokak aralarında.
Erdoğdu, arada kalmışlığın gel gitlerini yaşayan öksürüklü bir amcadır; hızla top sektiren bir delikanlı olduğunu görür rüyalarında.
Çömlekçi, kızı kötü yola düşmüş dertli bir annedir.
Okludere, Çömlekçi’nin dert ortağı komşu kadındır.
Bu kent - romanın “kötü adam”ı kim midir? Elbette ki “çarpık kentleşme”! Kent - romanın tüm sayfalarında sinsi bir gölge olarak varlığını sürdürdüğü hatta işi çığırından çıkarıp olur olmaz sahnelerde arz-ı endam eylediği için ayrıca ele alınmamıştır!
Roman boyunca kahramanlar bir yandan kendi içlerinde ayrı yaşamlar sürdürürken, öte yandan bir şekilde yolları kesişir ve kâh hüzünlü kâh sevinçli zamanları paylaşırlar.
Bilirler; her biri ayrı birer değerdir roman içinde. Birini çekip alsanız, diğeri eksilecektir.
Bilirler, bir kenti oluşturan sokaklar gibidir roman kahramanları; birbirine ulaşmayı, birbirinin hayatına değmeyi sağlayan.
Her biri “başkahraman” olarak görmek ister kendisini elbette; ama bilirler ki “başkahraman” olmaktan daha önemlidir vazgeçilmez olmak…
Semtler, kent-romanın vazgeçilemezleri değil midir!
***
“…kimiz biz, deneyimlerin, bilgilerin, okunmuş metinlerin, imgelerin oluşturduğu bir bileşke değilsek neyiz her birimiz? “
Böyle der, Italo Calvino “Amerikan Dersleri” adlı yapıtının bir yerinde.
“Roman kahramanları” da bu bakış açısıyla görülmeli değil mi?
Kent- romanın kahramanları semtler de böyledirler; deneyimler, bilgiler, metinler ve imgelerin oluşturduğu bir bileşke!
Semtleri hikâye etmek, kentin birikimini hikâye etmekse –ki öyle olmalı-; bu hikâyeler, kentin kapılarını ardına kadar açacaktır bize ve orada saklı kalanı hissetme, anlama olanağı sağlayacaktır; kültür başkenti olduğu dönemlerin birikimini, ticaretin kalbi olduğu dönemlerin varsıllığını, din farkının gözetilmediği yaşantıların renkliliğini ve daha neleri…
“Trabzon’un Semtleri” dizisi de bunu yapıyor; öte yandan binlerce yıllık kültür mirasının, sosyolojik yapının gündelik politikalara, popüler olana nasıl yenildiğini de gösteriyor elbette.
Kent - romanın kötü adamı “çarpık kentleşme”dir, demiştik ama romanı okumayı, yorumlamayı sürdürdükçe, bu “kötü adam”ın arkasında başka güçler (!) olduğunu da düşünüyorsunuz; biz bu “başka güçler”in varlığını kâh bir kurşun sesi, kâh tiz bir çığlık olarak duyumsarız satır aralarında ama gerçekte başka bir kent-romanın konusu-kahramanı olacak kadar ağırlıklıdır.
O “başka güçler” değil midir Çömlekçi’nin kızını kötü yola düşüren, Gazipaşa gibi aristokrat bir hanımefendiyi, konağını müteahhide vermek zorunda bırakan, kentin kalbi olan Meydan’ın kalbini yoran –yormak ne kelime “oyan”-, Erdoğdu’yu iki arada bir derede, Ganita’yı anlaşılamamanın hüznünde, Uzunsokak’ı koskocaman bir çıkmazda, Faroz’u, Sotka’yı denizin uzağında bırakan ve Hacıkasım’ı kimlik bunalımına sokan!
Dileriz gelecek kent-romanlardaki semt-kahramanlarımız da “başka güçler”in varlığını yadsımazlar. Aksi halde “ölü kahramanlar” olarak geçeceklerdir kent -romanlar tarihine!
Roman Kahramanları sayı: 8
Ekim/Aralık2011

12 Aralık 2010 Pazar

Girdap

Çiğdem Sezer



GİRDAP



bir zaman elmanın hüznüne dadandım

ergen dalım kırıldı

kuşlara kaldım



çınar evimdi mahzenim

gövdesine çok dağıldım

yapraklar bilir dedim kuşların ne dediğini

el ayak çekildiğinde şehirde

balıkçılar uzağa gittiğinde

su bilir kum bilir köpükler bir de

derin bir yaranın neye benzediğini



***

çiçekli pazen elbise

tırnak izlerini örtsün diye bedenimde

ellerim nasıl da sakar

yüzümde dağların uzaklığı var

gitmeyi öğrendim harflerin dilinde

öyle söküle söküle köklerimden

kuru bir dala ne çok özendim yeşersin diye

şimdi hangi dal çiçeklense

ölü tomurcuğun gölgesi üzerinde



***

kadınlar fincanları üç kez döndürerek başları üzerinde

denize fal tutuyor

içindeki susuzluk dinmeyecek biliyor

kadınlar fincanları üç kez başları üzerinde…

alıcı kuşlar geçiyor gökyüzünden

ayaklarını suya değdiriyor



kuşlar da gitti

diyor bir kadın

gözlerinden kuş sürüleri geçiyor

havalar soğudu diyor diğeri

rüzgâr içimizden esiyor



kalbimde bir şey var o günlerden kalma

unutup unutup hatırlıyorum

ya herkesten geçiyorum ya hiç kimseden

geçmeyen bir yol gibi kendime çıkıyorum

ani fren yapıyor hayat

harflerle çarpışıyorum



***

her harf bir kapıdır her kelime bir dağa çıkar

evden kaçan çocukları kimse sevmez harflerini tut

uysal bir ömür biç uzun yaşasınlar

anne öğüttür baba susmak

büyütür yalnız çocukları akşama bakmak



akşama baka baka çok büyüyorum

ellerim sarkıyor ayaklarım durmaksızın uzuyor

gövdemde uzun bir nehir

kıvrıla döne akıyor

başım bundan dönüyor diyorum

nehrin akışı dengemi bozuyor

neye aşkla dokunsam içime eriyor



herkes her şeyi biliyor da

hiç kimse kendine benzemiyor



***



kehribar boncuklar diziyorum dünyanın ipine

bu doğmak boncuğu bu büyümek bu düşmek

bunlar yara boncuğu say say bitmez

gez gör bir çarşı öyle uçsuz bucaksız yaralarım var

beni diyorum al içine ateşe sar



sabahı bölüşecek biri gerek

bunu herkes içinden söylüyor dilleri sus

ve sabah gecikmiş bir ölü gibi evimizden geçecek

bir testere ağacın dalında gide gele

kuş yuvalarına henüz açmış çiçeğe yaprağa düşen güneşe

ama en çok kalbimize gide gele bir testere

sustuğumuz sözcüklere kan düşürecek



kehribar bir boncuk boğazımızda

ve ölüm ustaca aramızdan geçecek





Ögür Edebiyat Mayıs-Haziran 2010

Varlığa ve Yokluğa

Çiğdem Sezer



VARLIĞA VE YOKLUĞA





insan ne zaman alışır hayata

baba?



yağmurun değdiği her yerdi yüzün

seni sordum da irkildi toprak

ölümü bildim,büyüdüm

çocukluğum mevsimsiz bir leylak

bir yelkovan gidişi

bir akrep

yürüyüşü

ötesi iyilik,güzellik....alıştığımız

bir yarayı sarıp sarmalamak





gecikmiş sözlerin ağırlığı heybemde

bir karanfil,solgun,öyle

kedere bulanarak

nasıl dökülürse

döküldü toprağına sözlerim de





söküp nallarını atların

koşturmak gibi karanlığın evine

öldün.yokluğunda

varlığı bildim





insan nasıl alışır içindeki cam kırıklarına

baba?

16 Ekim 2010 Cumartesi

TAY GİBİ GİTMELERE KIVRAK

ölüm dediğin gecikmek bazen bir trene



trenlerin de kalbi var

ağaçların evlerin gökyüzünün

bir kalbi var guk-gu, guk-gu

ötüp duran duvar saati

üç-beş, yirmi üç-yirmi dört

üstüme kendini ört

çok bekledim elim sende

de ki ölmüşüm unutma ölümü öp



hoşgelmişim rüya hatıra

bir deniz med cezir arasında

bir tay gibi gitmelere kıvrak

bir tavşan gibi öpülmeye istekli

bir geyik

çatallı boynuzlarında parıldayan ay

de ki ay’ın ardı orman

araya araya çıktımdı coğrafyadan

kendimi bıraktığım sınırda

anneler oğul büyütüyordu

ve dilsiz bir ağaç

dünyayı dinliyordu



bir dağ başı olmalıyım

rayları sökülmüş tren yolunu

alıp alıp koynuma

önce kendimi

sonra kendimi

arada bir kendimi

öldürmeliyim



ilk düdükle koş ikincide ileri bak

dur ve dinle

yok bulut yok güvercin yok

bir ağaca rüzgâr olmak

eteğini düzelt göğüs çatalını

kuşlara yem atmak yasak

levhasını boynuna as



uçurum durağındayız

ya uçmak ya uçmak





önce ağacın kalbi duracak

sonra gökyüzü

ipleri kopmuş salıncak gibi

sonra raylar söküle söküle

sonra deniz

kalbini bir dağa bırakacak



ama biz nasıl yaşayacağız hâlâ

koruktan reçel

yapma düşünü büyüterek nasıl

öleceğiz

sevgilim

hoş gelmişim rüya hatıra

sonra büyür oğullar ve kızlar da

guk-gu, guk-gu duvar saati

yirmi üç, yirmi dört

üstüme kendini ört





Akköy, Temmuz-Ağustos 2010



Çiğdem Sezer

19 Eylül 2010 Pazar

30 sene önce o gece

30 sene önce o gece

12 Eylül 2010

Dursun Akçam darbeyi bir gün önceden haber almıştı. Yeşil pasaportu hazırdı. Valizi de... 11 Eylül akşamı hemen havaalanına gitti. Dış hat seferlerinin durdurulduğunu öğrendi. İzmir uçağında boş bir yer bulabildi. İzmir’e uçtu. Havaalanında bir grup gazeteciyle karşılaştı. Ecevit‘i bekliyorlardı. Ecevit’in danışmanının kulağına eğilip, “Yarın darbe var“ dedi. Sinirlendi danışman:
“Her Allah’ın günü aynı tevatür...” diye söylendi.
* * *
Ecevit’le buluşacaklardan biri de Süleyman Çelebi’ydi.
12 Eylül Cuma günü Trabzon’da “Demokrasi Mitingi“ yapacaklardı. DİSK adına kendisi konuşacaktı.
Giresun’da mola verip otele yerleştiler.
Sabah 05’te bir sendikacı arkadaşının telefonuyla uyandı.
“Başkan kalk; darbe oldu” diyordu arkadaşı...
Arayan sendikacının, genel sekreteri ile anlaşmazlığı vardı. Uyku sersemi güldü Çelebi:
“Hanginiz yaptı darbeyi“ dedi.
Karşıdaki ses ciddiydi:
“Öyle değil; çabuk radyoyu aç!”
* * *
TÖB-DER Genel Başkanı Gültekin Gazioğlu radyoyu açınca Kenan Evren’in sesini duydu. Darbeyi yapan general, isim vererek DİSK’i ve TÖB-DER’i suçluyordu.
O da, “Demokrasi Mitingi“ için Trabzon’daydı.
Dostları, hemen yurtdışına kaçmayı önerdi.
Kabul etmedi Gazioğlu; köyünde saklanmaya karar verdi.
* * *
Mülkiyeli Prof. Dr. Sadun Aren radyoyu açar açmaz eşiyle pencereye koştu.
Çevrede askerler vardı. Hemen çantasını hazırladı.
O sırada birkaç subay onların apartmana doğru yöneldi:
“Benim için geldiler” dedi Aren...
Her şeye hazırdı.
Lakin zil bir türlü çalmadı.
“Çantam elimde, hevesim kursağımda kaldı” diye espri yaptı.
* * *
DİSK Genel Başkanı Abdullah Baştürk zili çalanlardandı. Karanlık günlerden birkaç gün uzaklaşabilmek için Ören’deki kooperatif evine gitmiş, gece bir kadeh rakı içip Zülfü Livaneli’nin, “Eşkıya dünyaya hükümdar olmaz“ türküsünü söylemişti.
Oysa olmuştu bile...
Şafak sökmeden kapısı çalındı. Askeri bir cemseye bindirilip hakaretler eşliğinde Hasdal Kışlası’na götürüldü.
* * *
Zülfü Livaneli, kendisini dinleyen devrimcilerin başına gelenleri Almanya’da radyodan öğrendi. Günlerdir dillerde gezen söylentinin gerçek olduğunu anladı.
Bitti sandığı sürgün, yeni başlıyordu.
* * *
Yazar A. Kadir o gece Alman şair Brecht’in şiirleriyle sabahlamıştı.
Evi basan askerler, kitaplarını, şiir defterlerini, “suç aleti” diye topladı. Kendisini de bir cemseye bindirerek Samandra’daki kışlaya götürdüler. Kapatıldığı hücrede hayatın hazırladığı tesadüfü düşündü:
Nazım’ın şiirleri yüzünden Kara Harp Okulu’ndan atılmış, Nazım’la birlikte yargılanmıştı.
Askeri okuldan sınıf arkadaşı olan adam, şimdi televizyonda “yönetime el koyduğunu“ açıklıyor ve o ise bir kez daha şiir yüzünden hapse atılıyordu.
* * *
Bu anekdotları, Çiğdem Sezer ile İbrahim Dizman’ın “30 yıl 30 Hayat” (İmge, 2010) kitabından aldım.
Nazi kurbanı Yahudiler, soykırımdan ancak 30 yıl sonra konuşabilmişler.
Biz de ancak 30 yılda sökebildik dilimizdeki mührü...
Ve konuştukça döktük, içimizde biriken zehri...
Anlatalım; ki bu utanç bir daha yaşanmasın...


CAN DÜNDAR- MİLLİYET GAZETESİ

Muamma şiiri üzerine..

* ELİF TANRIYAR / EDEBİYAT/ SABAH GAZETESİ
* 07.09.2010

Bu hafta yine yeni sezonun öne çıkan kitaplarından bahsedecektim. Ama Yapı Kredi Yayınları'nın aylık edebiyat dergisi kitaplık'ın eylül sayısında rastladığım bir şiir her şeyi değiştirdi. Plansız programsız bir sokağa sapıp bambaşka bir gün geçirmeniz misali, dergide Çiğdem Sezer'in Muamma adlı şiirine rastladım ve bu yazı bambaşka bir hal alıverdi. "Benden sana çok yol var ağaçlar kalp ağrısı" diyerek başlıyor Muamma. Bu dizeler, Jack Kerouack'ın Ayrıntı Yayınları'ndan çıkan Yeraltısakinleri adlı kült romanını anlatıyor bir anlamda. Kerouack, bu kez San Fransisco'nun '50'lerin entelektüel çevrelerinde geçen bir aşk hikâyesi anlatıyor. Bir tür uzun şiir, güzelleme veya bir ağıt olarak da nitelendirebileceğimiz romanda, bir 'negro', yani siyahi olan Mardou adındaki güzel bir kadınla, Kanada asıllı bir yazarın, dönemin bohem çevrelerinde geçen şiddetli ve bir o kadar da melankolik aşkını, yoğun otobiyografik detaylar eşliğinde dile getiriyor Kerouack.

HİSLİ SORULARA BİLİMSEL YANITLAR
Yine şiire dönelim: "Bir yolum sana çıkıyorum kar yolları kapatmış" diyor, bu kez bir başka dize. Âşık olmanın farklı halleri olsa da, her aşığın ortak amacı, yolunu ona çıkartmak değil mi zaten? İletişim Yayınları'ndan çıkan Âşık Olmak-Sevgililerimizi Neye Göre Seçeriz adlı kapsamlı bir inceleme kitabı, aşka dair pek çok soruyu bilimsel açıdan cevaplamayı hedefliyor. Bir çift terapisti olan Ayala Malach Pines, Âşık Olmak'ta aşk deneyiminin kapsamlı bir çözümlemesini yapıyor. Romantik aşkın kodları nelerdir? Engeller aşkı kamçılar mı? Aşkın gözü gerçekten kör müdür? Âşık olma ihtimalini artırmanın yolları var mıdır? Uzun süreli ilişkilerin sırrı nedir? Kitap bu gibi soruların cevabını ararken, mitolojiden edebiyata, resimden sinema ve eğlence dünyasına kadar geniş bir yelpazeden seçilmiş örnekler ışığında, kime, neden ve nasıl âşık olduğumuz sorusunun izini sürüyor. Âşık Olmak, aşka dair pek çok soruyu cevaplaması açısından iyi bir kaynak, ama kısacık bir şiir de cilt cilt kitapların yerini tutabiliyor zaman zaman. Tıpkı Muamma'nın son dizeleri gibi: "kim çözer aramızda git gel bir muamma/çözülmedik bir şey kalsın ortada/adını biz verelim bizden olma/bir şey, dönüyor, sevgilim, adı Dünya"

GECE; NİHAYET ÇİÇEĞİ-Çiğdem Sezer

bu karanlık fazla

gece, kendini bir şey sanıyor

toplanmış kurtlar kuşlar, işte oradabir avlu; gölgeleri ağırlıyor



kalkın bize gidelim. yağmur oluruz

cem-i cümle bir yetimigiydirir doyururuz kalkın bize…

hepimiz bir yetim oluruz



kuzuları dağdan bayırdan

gün yorgunlarını ihanet vurgunlarını

boynu aşka uzamışları uykusuzları

böyle az oluruz, susmalara dil

çekiliriz, yokluğumuz konuşur



bu karanlık fazla, bu duvar kapı

ateşi çatlatan kırmızı gecenin nabzı

bir bir yoklamalı mezarları

ölüleri yoklamalı

aşk gibi bir nihayet çiçeği yakalarına

ölmeden az önce aşık olmalı



kalkın bize gidelim gecenin beyaz topuklarından

sonra dağılırız herkes kendi ağrısına

ama mutlak uğuldayan bir ormanve kurtlar kuşlar cem-i cümle

intikam gibi susarız uyuyanlar duymaz

gökyüzü örter üstümüzü de

yetimlerden yetim beğeniriz kimsesizliğimize…



kalkın bize; gölgelerin öpüştüğü dehlize…

Çiğdem Sezer

15 Eylül 2010 Çarşamba

Muamma-Çiğdem Sezer

MUAMMA



benden sana çok yol var ağaçlar kalp ağrısı

sadakat dediğin havuzda bir yaprak sarı mı sarı

başka dilde bir şey bu devrik cümlem ana dilim

bende duyup sende söylediğim

diyelim bir okul dağıtmış karneleri hâl ve gidiş berbat

bir yolum sana çıkıyorum kar yolları kapatmış

Kuzey mi desem Doğu mu yönümü şaşıralı çoktan

o gün bu gün havada daireler çizen bir kuş

çatımda konaklıyor her akşam



senden aşağısı çıkmaz sana gelsem trafik yoğun şehrin caddeleri

üstüme üstüme farlar neonlar

çocuklar mı acıkmış masada solgun bir gül

senli bir ayna hangi pencereye baksam

necatigil’den bu yana bütün evler akrabam



mülk yok ten solgun canım dar

balkonda bir saksı ve kurumuş sardunyalar

alyuvarlarım azalmış solgunluğum bundan

yazdan çıkmış da kışa girmemiş gibi

bir muammayım kendime bir geçit

istediler verdim boynum ellerim ruhum

onlarındı kimdiler hiç bilmedim



bu kemer Tanzimat’tan Cumhuriyet’e

sık sık nereye kadar gövde tükendi

bak muamma dedim şimdi kızarlar

uzun kara bıyıklı Türk erkekleri

kısa güne kârdır diye karanlığı saklarlar

uzun boyluydu babam ve bıyıklı ve kara

ama kızmazdı kelimelerim ortalığa saçıldığında

annemse yazılmamış bir romanın yaşayan kahramanı

ben bu yüzden çok şaşırdım hayata çıktığımda



toparlan ve sakla kendin olan ne varsa

içimi bir ağaca döktüm denize girdim hayat

böyle bir şey olmalı sözünü ilk ona söyledim

bir de sana kalp ağrım şimdiki zamanım

ve öncem sonram kundağım ve kefenim

baktım olmuyor dünya ikimize az

sana kendimde bir oda verdim

kulakları çınlasın Virginia

kendine ait bir oda, dediğinde sandık ki duvar kapı menteşe

yokmuş hayalmiş evler istim üstünde

mülküm bedenim seni sevdikçe çoğalıp genişledim

uzun muydun bıyıkların var mıydı kara

adın mıydı ben yokken sen

kimdin sevgilim?

benden sana çok yol var çıkarsan kaybolursun

adını unuttuğunda kapımı tıklat

varlığım vardığındır, orda seni bulursun



kim çözer aramızda git gel bir muamma

çözülmedik bir şey kalsın ortada

adını biz verelim bizden olma

bir şey, dönüyor, sevgilim, adı Dünya

Çiğdem Sezer

Kitaplık Eylül 2010

13 Haziran 2010 Pazar

Çiğdem Sezer'i Almancada okuyun..

Akelei (HASEKİ KÜPESİ)

ein gemälde an der wand ein toter auf den schultern
ein haus verliert sich
in dieser welt in der ich aufwache ist alles neu
in ihrer brust die flüsse und berge meiner heimat
die postämter vögel auf den drähten
das sind deine türen fenster
fischer die netze auswerfen teehäuser
das sind die stunden stell dein herz
wir steigen auf den berg machen ein feuer sehen den mond
ihre pferde gesattelt in ihren mähnen der wind
ich ging und kehrte zurück ein schmaler dorfweg
hier sind wir alle das sind die häuser zimmer
wir so plätzevoll straßenvoll
gehen aus uns hier ist april
wo der brustknochen beginnt
dieser regen an den fingerspitzen
sich wölbende erde flutendes wasser
wenn wir uns nicht so liebten
niemand würde sich erinnern vergessen zu haben
du jetzt erinnerst schneller werdender hase
die wiesen und felder wachsen du jetzt
in meiner brusttasche schlüssel und uhr mit kette
befreie ich mich schaudere in der leere
du dich lösend von einem gletscher jetzt
in dieser welt in der ich aufwache ist alles neu
auf meiner brust heilkräuter akeleien
(Übersetzung: Dilek Dizdar)

Çiğdem Sezer


vögel im eisenschrank (ÇELİK KASADA KUŞLAR)

liebe ist grausam
liebe ist grausam
dort reißt sich ein wald das herz heraus ...
schäumend das wasser
schäumend der wasserfall
ein wald so außer sich so grausam
ziehe mir die dornen aus den fingern
hebe meine finger für dich auf
ich bin meine strafe
gewöhne mich an mich
du hast welchem wald dein herz
in einem eisenschrank anvertraut
und bedeckend deine wunde mit den augen
im liebesakt mit einer blinden frau
liebe ist grausam
liebe ist grausam
lehnt sich an ihr ebenbild
die kachel glänzt
schluckt das licht
vögel im eisenschrank
halten des lebens schüchternheit
die luftlosigkeit im innern
dringt nach draußen
wir lösen das geheimnis des lebens
ziehen uns aus
dies das kleid des schweigens
und dies die eile des bleibens
hier strumpf hier haut und der schwere
geruch von gebratenem
w-i-r w-e-r-d-e-n b-e-f-r-e-i-t
zieh mir die nadeln aus der haut
reib mir die haut mit meereswasser
ich bin meine strafe
liebe mich
vögel im eisenschrank
brachen das geheimnis des lebens auf

(Übersetzung: Şebnem Bahadır) Çiğdem Sezer

wie ein reh gewandt im gehen (TAY GİBİ GİTMELERE KIVRAK)

der tod ist manchmal einen zug verpassen
auch züge haben ein herz
bäume häuser himmel
haben ein herz gu-guck gu-guck
tönt unaufhörlich die uhr
drei-fünf, dreiundzwanzig vierundzwanzig
deck mich zu mit dir
im langen warten bei dir meine hand
nimm an ich sei gestorben und
schwör auf meinen tod nicht zu vergessen
ich bin willkommen traum erinnerung
ein meer zwischen ebbe und flut
wie ein reh gewandt im gehen
wie ein hase gewillt dem kuss
ein hirsch
am geweih der scheinende mond
hinter dem mond einen wald nimm an
suchend verließ ich die geographie
auf der grenze der ich mich hingab
zogen mütter ihre söhne groß
und es lauschte ein stummer baum
der welt
ein berggipfel muss ich sein
mit den herausgerissenen
eisenbahnschienen schlafend muss ich
zuerst mich
dann mich
und hin und wieder mich
töten
beim ersten pfeifen renn beim zweiten schau nach vorn
halt an und horch
keine wolke keine taube
wind sein einem baum
bring deinen rock in ordnung deine busenspalte
die vögel füttern verboten
häng dir das schild um den hals
wir sind an der haltestelle des abgrunds
fliegen oder fliegen
zuerst wird das herz im baum aufhören zu schlagen
dann der himmel
wie eine schaukel mit kaputten seilen
dann die schienen herausgerissen
und das meer
wird sein herz einem berg überlassen
wie aber werden wir noch leben
den traum mehrend
aus unreifen trauben marmelade zu kochen wie
sterben
liebling
ich bin willkommen traum erinnerung
dann wachsen die söhne die töchter
gu-guck gu-guck die uhr an der wand
dreiundzwanzig, vierundzwanzig
deck mich zu mit dir

(Übersetzung: Dilek Dizdar)

9 Ağustos 2009 Pazar

Denizden Geçme Hâli üzerine Gültekin Emre'nin yazısı

Gültekin Emre

“DENİZDEN GEÇME HÂLİ”*

Bu nasıl bir sokak? Nereden bileyim? Nerede başlayıp nerede bittiği önemli değil ama Türkiye’de bir sokak, bu kesin. Ülkemizin hâllerinin içinden akıp geçtiği, tahribatların sergilendiği, yürek yakan insan manzaralarıyla bezeli, biraz beli bükülmüş yılların ağırlığından, sırtı kamburlaşmış acılardan ama dinç görünmeye çalışan, içini dışa vurmasa da her şeyi ayan beyan ortada olan bir sokak işte. Bir “sevda sokağı” ya da kimsenin çıtının çıkmadığı “susmalar sokağı” da denebilir can alıcı fotoğraflara bakınca uzun uzun. “Burada kimse kimseyi ve hiçbir şeyi sevmiyor” da olabilir ki bu da doğaldır günümüzde. Gelenekler ve yaşamın incelikleri sırra kadem basalı çok oluyor ; ama olsun varsın. Burada “hayatın arka bahçesi” onarılıyordur çünkü. Filmlerdeki hayatlara özenilip mutlaka ve duvarda şöyle bir levha da asılı duruyordur gören gözler için: “hayat çöp birikmiş bir duvar gibi”. Gel de içinden çık bakalım bu sokağın, bunca sokağın, bu ülkenin, bu hayatların, ölümlerin, depremlerin, çakıp duran şimşeklerin!... “Yasemin” kokulu bir sokak olması da olası bu pembe düşlerini çoktan yitirmiş, suratı iyice asılmış ve kararmış sokağın. “pembe panjurlar kırmızı kiremit ve kızarmış ekmek kokusu”yla dopdolu da bir yerdir belki de haritada ve yeryüzünde yeri belli olan, adreslere mektup bırakılan, elektrik direklerine yağmur, kar yağan, pencerelerine güneşler konan, balkonlarda çamaşırlar, ömürler kuruyan... “Mutsuzluk”un “koku gibi” üstlere sindiği ,“benim bir sokağım olsa adını tarçın koysam” dedirten bir sokaktır belki burası. Yalnızca bu sokağın insanlarında değil ülkemizin her sokağında “etimizden bir parça koparıp gider hayat ve dayanırız” der insanlar, bu dizeyi sabah akşam birbirlerinin acısını almak için söyleyip dururlar ve şöyle düşünmeye devam ederler yarı sesli, yarı sessiz evlerinde, dışarıda, çay içerken, yemek hazırlarken hücre gibi mutfaklarda, ölü gibi yatılan yatak odalarında: “dayanırız yaşamak ağır basar içimizdeki akrep / kendini sokmadan evvel bütün kelimeler ateşe koşar”. “kelimeler ateşe koşar” da ne olur? İçimiz yanar kavrulur, ülkemiz düzlüğe çıkmaz ama “hayat fal aç”ar durmadan belirsiz gelecekle göz göze gelmek için. “Körebe” oynanan sokakların yüreğinde yuvalanır “isyan ve hiddet” ama dışa vurulamaz; öfkeleri de bağrına yatırır hayat günü gelince. “Hep aynı kâbusu” görenlerin sokağıdır belki de burası “hayata geç” kalmışların birbirlerini teselli ettikleri, birbirlerinden bir şeyler gizlemedikleri, ellerindeki avuçlarındakileri paylaşıp durdukları… “İçli”dir buranın insanları, sazı sözü severler ki aman aman! Kavgayı da bilirler dostluğu da ve başları beladan kurtulmaz bu yüzden. Düşü düşünürler de bulamazlar bir çıkış yolu düşüp önlerine. Ölümü iyi bilirler anadan, babadan, yârdan, kardeşten, haladan, teyzeden, dededen, komşudan, trafikten, cinayetten, hastaneden, intihardan, polisten; ayrılığı, yoksulluğu; kalleşliği, yarayı yaşayanlardan-taşıyanlardan bilirler. Bu sokaklar nereye çıkarsa çıksın, yaşayan ölü olmadılar hiçbir zaman öyle sayılsalar da nüfus sayımlarında. “bir sokak işte çıkıp gidecek caddenin birine açılacak”. Hep bir umut vardır yolun bir yerlere çıkacağına ilişkin. Fallar da bunu söylüyordur elbette ehli ellerde açılınca. Her şey “tamammış gibi” yaşanıyordur eksiğiyle fazlasıyla, oysa çürüye çürüye ölünüyordur bunca karmaşa, kaos, düzensizlik, haksızlık, yozluk, yozlaşma, ahlâksızlık, pislik arasında. “Aşktan ve acıdan” ölünmese de ölünecek o kadar şey var ki, hangisini saymalı! Öyle ya “ölmek de bir masal işte yaşamak nasılsa...” Dağlar, denizler, insanlar, acılar, mutlu-mutsuz aşklar, iyi-kötü zamanlar, gülenler, ağlayanlar, düşlüler, düşsüzler, evliler, evsizler, yorgunlar, bezginler gelip geçer ayaklarını sürüye sürüye, uça uça, sine sine, bu sokağı baştan sona, sabah akşam... Bir halk türküsü gibi yayılır, çoğalır hayat evden eve, sokaktan sokağa yine de: “sümbül dağından bir mesel geçti / gölgesi gövdemize düştü de geçti / üstü başı geyik kanı bir gece geçti / bıçağı ömrümüze değdi de geçti”. Böyle olunca da “şimdi orada bir orman kalbini çıkarıyor”dur italik bir yazıya dönüşerek. “Kelimeler gibi ağaçlar”ın içinden çıkması zor; ama şiir girer bu kuytu alanlara”som acı”lara, avcı düşlerine, keklik gülüşlerine... Hayatın kustuğu sokakların sokak kadınları da olur elbette gül kokulu, sümbül gibi, karanlığa yazgılı: “koynunda kaçak tütün kokusu / yatağında geceden kalma izler / gökyüzü yastığının altında / bedeninde yıldızlar ve daha neler”. “burası dünya” dünya olmasına ya, “tekin bir yer değildir”, tedirginlik ise diz boyu. “acının ucuna bucağına / varmanın yol haritası” dünya burası işte. Hırslanmak, diklenmek için sözcüklerin yardımı gerekiyorsa, susmak için de imdada ilk koşan onlardır yine boğaza düğümlene düğümlene. Unutmak bir yazgı değildir de bir “çukurdur” ne varsa içine doldurulacak ve dünyanın “uzun acısı”na emanet edilecek. “ustura ağzında yaşamak”tır bu kendin kıra döke, sağa sola çarparak, parçalayarak geçmişi, geleceği, şimdiyi, ilikli ilişkileri, deri değiştirmeleri öne süre süre. Bilenen ise bir başka cümbüştür hayata göstermeden gelip geçen; aramızdaki onca hayat geçmişten sorumlu mudur bilinmez ama herkesin acısı kendi boyu kadar da denemez, çünkü hayat ne küçüktür ne büyük herkese yer vardır onda. Şarkılar biter ama sözcükler alır götürür geride kalanları “hayat bir darağacı gibi” sallanırken “üzerimizde”, yine de elinden bir şey gelmiyor bu hayatın çocuklarımız öldürülürken orda burada, söz alıp bir şey demiyor, yumruğunu indirmiyor kaşın gözün üstüne; “tökezliyor” kendine. Şu iki dizeyi ne yapmalı, gelin mi damat mı acıyı falan bir yana bırakıp? “ters lâleler gibi açıyor hayat / içine taşmış her kelimede”. İçinden hayat geçmeyen bir ilişki yoktur, bir yaşam da. Nasıl olsun ki? Eksilen, eksilten ise hayatın yüzüdür öyle dağılıp, yarım yarım duran, “atlas”lara gelmeyen. Şu dizeler de kadınla erkek arasındaki en doğal ve en güzel, en sıcak, en anlamlı, en coşturucu ilişkinin capcanlı bir fotoğrafıdır acıya, ölüme, siyasi baskılara karşın: “bin yıldır karşı karşıya / iki yok parça iki taş / hadi kendimizi üst üste koyalım”. Böyle olunca tek bir sözcükle “sayfa” olma hâlidir ki bu, hayatın büyüsü de masalın gerçekliği de buradadır. Taşa, yaza, kışa, güne, aya, yıla, duvara yazılan, kazınan.

Yaşamı derinden duyumsamak, güçlü gözlemleri imgelerle paylaşmak hayatın gözü önünde… Daha ne olsun! Şu iki dizeyi armağan eder Çiğdem Sezer, sezebilenlere: “sende bir yokuş çık çık bitmez / bende bir telaş atlardan kalma”. Bu, şu mu demektir diye sesli düşüyorum şimdi: “sonra kiraz ve ayva ve nar / aşktan başka bahçemiz mi var!” Aşkın olduğu yerde meyveler de bir başka açar, gül de bir başka solar.“güvercin denizi” bir gökyüzüdür âşıkların başlarının üstünde yıldıza, güneşe, buluta aldırmayan…Döne döne dönen nedir; başlar mı, dünya mı, içerde mayalanıp duran çalkantılar mı, bilinmez; ama bilinen bir şey varsa, o da “sabır ile yaş ile söz / birike birike, yazdım / defterim elinde, oku / yer altı sularının sesiyle” diyor ya Çiğdem Sezer, bu sese, bu yepyeni kitabında, bu olgunluğunu doruğa çıkardığı şiirlerde kulak vermeli ki hayatın içine iyice sızılsın sızlanmadan.

Çiğdem Sezer, engin, derin, zengin içine açıla açıla yazıyor (azıyor) hayatın her alanından süzdüğü dizelerini. Kendinden yola çıkıp, dolaşıp insanlığın temel düşüncelerini, esrik duygularını, farklı ama benzer anları olan yaşam biçimlerini, unutulmaz acılarını, mutlu-mutsuz aşklarını imgelerinin imbiğinden geçiriyor, sonra yine kendine dönüp bakıyor bir başkasıymış gibi. “içinde ölüsünü gezdirenin / olmuyor dışında kimsesi” gibi sağlam dizelerle ustalığını gözler önüne seriyor iyiden iyiye. Denizden Geçme Hâli, yalınlığın, duruluğun, sağlam duruşun kanıtı. Hayatın tüm güçlüklerine, dalgalarına, yıldırmalarına, yakıcı şimşeklerine, inişli çıkışlı hâllerine bir tepkiyle birlikte ölümün ölümsüzlüğüne, aşkın gücüne, acının evrenselliğine, yıkımların, kırılmaların yıldırıcılığına da ince oklar, saptamalar düşürüyor şiirinin sırrıyla…

* Denizden Geçme Hâli ,Şiir, Çiğdem Sezer, YKY, Nisan 2009, 90 sayfa.

Akatalpa/Ağustos 2009

24 Mayıs 2009 Pazar

Kalbimin Kuzey Kapısı Trabzon Üzerine


Trabzon kitabını bir kadının yazmasının, oluşumundan bugüne değin bir cinsin sürüklenen yazgısına nesnel bakabilmeyi de getirdiğini gözlemledim. Trabzon’a bakarken, tüm Anadolu’ya bakabiliyoruz aslında tümceler arasında. Yazar kaleminin gücüyle bunun bir simge kent olmasını da seriyor okurun önüne.

O kentte doğup büyümüş de olsanız, dahası okullarında okuyup, denizinde serinleseniz de; yaşadığınız çağın öncesine bir yolculuk yapmalısınız böyle bir yapıtı hazırlarken. Çiğdem Sezer’de bunu yapıyor. Seçtiği uzun ve zorlu yolculukta bütün yollar onu, “Tarihin dişi yanı eksiktir,” saptamasına taşıyor. Yine, ”Trabzonlu kadının, Fadime karakteri ile simgeleştirilmesinin bile kadının birey olarak değil, toptancı bir yaklaşımla algılandığının bir delili olduğunu,” düşündürüyor. Düşündürmenin de ötesine taşıyarak zaten belleklerimizde var olan düşüncemizi pekiştiriyor. Bu saptamalarla bir kentin tarihsel süreçlerden süzülerek günümüze değin eksiksiz aktarımına yaşamsal örneklerle tanıklık ediyor.

Bütün bunları yaparken anlatmaya çalıştığı, yaşanmış zaman parçalarına eklemlenmeyi de başarıyor. Yazma sürecinde çoğalarak ete kemiğe bürünüyor tanımladıkları ve duyumsadıkları. Dilinin akıcılığına yakıcılığı ekleniyor… Şiirlerinden tanıdığım, İstanbul Tüyap’ta ayaküstü tanışmayla somutlaşan Çiğdem Sezer görüntüsü sayfalar ilerledikçe daha da netleşiyor belleğimde.

Bu yapıt bir kentin salt tanıtımı değil. Doğrusunu söylemek gerekirse, illerin kitapları tasarcasını ilk duyduğumda ben de kısır bir tanıtımla sınırlı olacağını düşünmüştüm. Örneklerinden yola koyulduğumda daha çok ilgimi çektiğini, özellikle, ”Kalbimin Kuzey Kapısı” Trabzon yapıtının beni doğduğum toprakları, Samsun’u yazmaya taşıdığını söylemeliyim. Dahası doğup büyüdüğüm kentin, bana dönük yüzündeki kalın sis perdesini aralamasını sağladığını da açık yüreklilikle eklemeliyim.

Bu yapıtta, yazar, bir kentin salt ışıklı yüzüne tutmuyor aynasını. Geleneksel güzellikleri ve değerleri anılarıyla besleyerek varsıllaştırıyor. Kendi örgülediği zaman parçasından yükselen ezgilerin tanıdık sesi geliyor okurun kulaklarına… Ve en özgün haliyle taşınıyor günümüze. Trabzon’un asık suratından sıyrılıp, güleç yüzüyle yola koyuluyor. Yılların ve yaşam biçimlerinin altüst ettiği değer yargılarının bir kente nasıl kan ve can kaybettirdiğinin ayrıştırmasına taşıyor okuru.

Yine bu yapıtla yazar belli kalıplardaki bir kent insanının yaşamsal değişimlerle sarsılmasının nedenlerini de sorguluyor. Karadeniz insanının direngenliğini, her koşulda yaşama sıkı bağlarla tutunmasının ayrıntılarına çekiyor bakışları.

Özellikle, Gündoğdu Sanımer’den söz ederken, yüreğinin alazını katlayarak yüklüyor sözcüklere… Sözcüklerin buğusunu ve sıcaklığını okurun hem yüreğinde hem yüzünde duyumsatabilmenin ustalığını sergiliyor öyle fazla uğraşıp sözü dallandırıp budaklandırmadan!
Öylesine içten ve sahici ki anlatıları; Çiğdem Sezer’e ve Trabzon’a yan yana bakma olanağı da buldum tümceler arasında… Belki de bu yapıtla enikonu tanış oldum Sevgili Çiğdem Sezer’le…
Aynı kuşağın yine aynı bölgede doğup büyüyen insanı olarak, süt tozuyla beslenmeye, hamsinin, balığın en bereketli yıllarına tanıklık etmiş biri olarak da tanış buldum kalemini…
“Sinek kadar kocam olsun. O da başımda bulunsun,” söyleminin içine sıkıştırılıveren, tarihsel süreç boyunca ötekileştirilen kadın kimliğini ve bunları gün yüzüne çıkarırken ki duruşunu da tanış buldum.

Yanlış anlaşılmasın, kadınla ilgili öteleme salt Karadeniz’de yoktur elbette… Ne ki insan en iyi tanıklık ettiğini yazar. En yakınındakinin yüreğine dokunur önce… Bir kente eğrisiyle, doğrusuyla çıplak gözle bakmak; o kentle yüzleşmeyi de getirmektedir; sorgulamayı da… Üstü örtülen nice gerçeğin üstündeki sis perdesini aralamaktadır bu yapıtla Çiğdem Sezer! Yerel halkın kuşaklar boyunca, Aşıklar Parkı olarak andığı bir parkın adının bir padişah adıyla değiştirilmesindeki yapaylık seriliveriyor gün yüzüne… Halkın o parkı hâlâ eski adıyla anması söze dökülmeyen bir tepkidir yerel yönetimlerin sağlıklı olmayan kararlarına… Yazar bu saptamayı yaparken bu tür tutumların halka yansırken nasıl kırıldığının altını çiziyor yüreklice.
Toplumsal gelişim ve değişim süreçleriyle orantılı olmayan kararların sözde kalacağını da imliyor bu saptamayı yaparken…
Bir kentin tarihsel süreçler boyunca oluşan kimliğiyle çelişen tutum ve zaafların kent kimliğinde eğreti duruşu kaçınılmazdır. Nataşa konusunun Karadeniz kentleri üzerinde yerleşik değerleri sarsmasının nesnel bir saptamasını da yapıyor.

Bu yapıtın bana ve benim gibi başka bilmeyenlere en önemli getirisi; dilden dile dolaşan, Trabzon’un kimi köylerinde, Rumca konuşulma nedenlerinin ayrıştırmasıdır. Bugün bile o yörede yaşayan insanların konuşma diline giren Rumca kökenli sözcüklerin ayrımına varmaktır. Bu dil harmanının her iki ulus içinde de bulunduğuna tanıklık ediyoruz bu yapıtla. Yunanistan’a göçen Rumların dilinde de Türkçe sözcüklerin bulunduğu saptamasına taşınıyor okur…

174’üncü sayfada, “Zinos, karaymisin, kohlist, zizil ve gonzilis gibi sözcüklerin Türklerin dilinde olmasını; “Bu sözcükleri biliyor, yazıyor ve konuşuyor olmak bir zenginliktir; yozlaşma ya da kimlik erozyonu değil. Diyelim ki uzak bir kentte, solucana zizil diyen birine rastladınız, neler hissederdiniz? İşte öylesi bir yakınlık, yaşantı ortaklığı yaratır, sözcükler ve diller.” Söylemindeki coşku dalgalandırıyor barındığı tümceleri… Ne ki bu konuya katılamayacağımı söylemeliyim. Ayrı iki ulustan insanların bir arada yaşarlarken dillerine birbirinin sözcüklerinin karışması doğaldır. Ama bu sözcükleri biliyor, konuşuyor ve yazıyor olduğu; dahası bunun varsıllık olduğu noktasında ayrılıyor düşüncelerimiz. Aynı koşullarda yaşayan insanların gönül birlikteliği yaparken ortak bir dil geliştirmelerini de anlayabilirim. Türkçe, olanakları zorlandığında dünyanın en varsıl dillerinden biridir. Çocukluktan gelen alışkanlıkla dilimize yerleşen kimi sözcükleri de hoş görebiliriz.

Ancak belli eğitimlerden geçmiş dil bilinci olan bir yazın emekçisinin dilindeki bizim olmayan sözcükleri ayıklamasını beklerim. Konuşma dilimizde zor olsa da, yazı dilinde bunu denetleme olanağımız olduğu tartışılamaz bir gerçektir. Bu örneğe yozlaşma ya da kimlik erozyonu demesem de dilde özensizlik diyebilme özgürlüğüm olduğu yadsınamaz.
Konu edilen rastlaşmaların “yakınlık, bir yaşantı ortaklığı,” olduğu saptamasına katılmakla birlikte; “Söz uçar, yazı kalır,”söyleminden yola çıkarak, bu sözcüklerin yazı dilimizde kullanılması, olsa olsa kişisel bir seçimdir. Bu seçimin dilimizi zenginleştirdiği savının ırağında durduğumu yinelemeliyim.

Yine 175’inci sayfada, ”Bilinir ki estetik ve tarihi değerlere sahip çıkmamak, kentleri kimliksizleştirir,” saptamasına katılmamak olası değil! Ancak dilimizi de bu söylemle yan yana düşünmek gerektiğini söylemeden geçemeyeceğim. “Dil kimliktir,” söyleminde gizlidir hepsi…
“Kalbimin Kuzey Kapısı” Trabzon yapıtında, Sevgili Çiğdem Sezer’in özellikle anılarla bezenen anlatısından çok etkilendiğimi söylemeliyim. Tümceler arasında anıların yakıcı tınısını duyduğumu ekleyerek hem de! Karadeniz’in yayla yollarında ki yol havalarına taşındım. Görüntüsü ve yaşamın içindeki salınımıyla insanın yüreğine işleyen bir yapıyı anlatırken canlanmasına sözcüklerin… Sözün tam da burasında zamanı dondurabiliyor Küçük Aynasıl Klisesi…
Yine zamanın koynundaki bilge duruşuyla, İskender Paşa Camii için söylemlerinin ardındaki nesnel bakışı, değerlerin gün yüzüne sağlıklı salınımını da getiriyor. Bu bakışla, günümüzde ötekileştirilen, dahası ötekine yaşam hakkı tanımayanlarca anılan Trabzon için bu ayrıştırmanın yapılmış olmasının çok önemli olduğunu düşünüyorum.
250 sayfalık bir çığlık Çiğdem Sezer’in kalemiyle dillenenler. Her gün giderek artan kimlik kaybının nedenlerine taşırken okuru, bir kenti kent yapan değerlerin yitişine güçlü bir karşı koyuş aynı zamanda.

Değişen dünyada, bu değişimden payına düşenleri, yerleşik değerlerin ve yaşamsal olanların süzgecinden geçirmeden alarak kimliksizleşen bir kentin yitiklerinin ardından yakılan ağıta dönüşüyor sesi…

Çiğdem Sezer’in sesinin yankısı kulaklarımda düştüm Karadeniz yollarına…
Bir kentin dünüyle bugününü harmanlayarak, tarihin eksik yanına önemli bir tuğla koyduğunuzu söylemeliyim. Bundan böyle boşlukları dolar mı tarih dizgelerinin? Bu soruyu da zaman denen bilge yargıca bırakmayı yeğliyorum.
Kalemine, yüreğine ve belleğine sağlık Sevgili Çiğdem Sezer!
2008 İZMİR
Zübeyde Seven Turan

7 Eylül 2008 Pazar

Aşklar ve Baharatlar Üzerine Söyleşi

ÇİĞDEM SEZER’LE “AŞKLAR VE BAHARATLAR”
ÜZERİNE

ŞABAN AKBABA

* Sizi ödüllü şair kimliğinizle tanıyoruz. Yazın dünyamızdaki yeriniz tam olarak böyleydi. Ancak son zamanlarda anlatı alanında da görmeye başladık. “Kalbimin Kuzey Kapısı Trabzon”dan sonra “Aşklar ve Baharatlar”*… Klasik bir soru: Bu geçiş zor olmadı mı? Neden gereksindiniz ve nasıl gidiyor?


Ç. Sezer: Şiirle ilişkimde bir değişiklik yok; hep olageldiği gibi gel-
gitli, fırtınalı bir ilişki bizimki. Şiir, hayatla didişmek-sevişmek gibi benim
için. Varsın bu da klasik bir yanıt olsun; şiir, benim “gerçek varlık” alanım.
Öyle olmaya da devam edecek.Romansa asla bir “gereksinim”den doğmadı.
Bazıları inanmak istemese de kendiliğinden gelişen bir süreç oldu bu. “Bir
gün mutlaka bir roman yazacağım” gibi bir düşüncem hiç olmadı. Tersine, şiir
dışında yazacağım tek şey şiir üzerine denemeler olur, der dururdum. Ama bir
gün ne olduysa oldu ve kendimi “Aşklar ve Baharatlar” ı yazarken buldum.
Bunda edebiyat dünyasındaki içtenliksiz, yapay ilişkilerin, iktidar(!)
kavgalarının, yitirilmekte olan insani özün ve tüm bu olan bitenin bende
yarattığı kendine çekilmenin bir etkisi olmuş mudur bilmem. 7.4 şiddetinde
fiziki bir depremin ardından yeni bir kent, yeni bir yaşam...Sil baştan bir
dünya kurmaya çalışmak…Ve bu arada yıllardır yaşadığım taşradan sonra
başkentin farklı atmosferi…O yıllarda soluk alabiliyor olmanın dışında hiçbir
şey gerekmiyor gibiydi benim için. İnsanların küçük şeyler için kavgaları,
kırgınlıkları,hırslar, kıskançlıklar…saçma sapan geliyordu. Yaşıyorlardı ve
bunun ayırdında değil gibiydiler. Bir süre öylece izledim; yaşıyor olmaktan
çok “gözlemci” olmak gibi bir şeydi bu. Gördüklerim beni mutsuz etmeye
başladığında da kendime döndüm ve orada “Aşklar ve Baharatlar” ı fark ettim.
Yazdım. Hepsi bu. Ve iyi gidiyor, çok iyi. Şiir, bazen öyle dayanılmaz hüzünler
bırakıp çekip gidiyor ki o hüzün dayanılmaz, yaralayıcı olabiliyor. Romansa
iyileştirici bir güce, etkiye sahip.

*Genel bir kural gibidir; şairler şiir dışı yazın türlerinde olmak istemezler. Neden? Şiirinizin roman yazmaya yararı mı oldu, zararı mı? Ya da anlatı çalışmalarınız şiirinizi nasıl etkiledi?

Ç.Sezer:: Başkaları neden böyle düşünür bilmem ama, sanırım benim şiir dışında bir şey yazmamak kararlılığımda, inatçı kimliğimin etkisi vardı. Taşrada yaşıyordum, kadındım, anneydim, çalışıyordum.Yani “şiir yazamamak” için ne gerekiyorsa hepsine sahiptim! Yazamasaydım, ilk kitaptan sonra vazgeçseydim bu hiç şaşırtıcı olmazdı. “Şiir” sözcüğünü bile seslendirmenin olanaksız olduğu bir ortamda yaşıyordum üstelik. Ama kendimi gerçekleştirebildiğimi hissettiğim tek yer o masanın başıydı ve ben bundan vazgeçmek niyetinde değildim. Kaldı ki böyle bir seçim hakkım da yoktu; sözcüklerimin elimden alınmasındansa akciğerlerimin yarısının alınmasına razı olabilirdim. Çünkü o ortamda sözcükler olmadan zaten soluk alamayacaktım.Eğer romana başladığımda bunun şiiri engellediğini görseydim hiç düşünmez vazgeçerdim romandan. Yarar ve zarar konusu tartışılabilir; şu var ki yıllardır şiirle içli dışlı olmak dille ilişkimi geliştirmişti. Kendi adıma şiirin romanda -bana- yeni olanaklar sağladığını söyleyebilirim. Roman - anlatı, şiirimi içerik anlamında etkilemedi; ama, şiirin ardında bıraktığı dayanılmaz, çınlayan boşluğu bir parça azalttı, diyebilirim.

*Aşklar Ve Baharatlar” adlı romanınızdaki temel izlek bir bütün olarak depremdir. Bana kalırsa oldukça isabetli bir çalışma yapmışsınız.Bu çalışmanın toplumsal ve bireysel anlamda paylaşımları, etkileri neler olabilir; kimler okusun “Aşklar ve Baharatlar”ı?

Ç.Sezer: İlk romanları otobiyografik öğeler taşımasının doğal olduğu bilinir. Benim için de öyle oldu; 17 Ağustos depremini hemen tüm boyutlarıyla yaşamıştım ve bunun “ilk” romanda temel izlek olması bir anlamda kaçınılmazdı.Roman boyunca “deprem” sözcüğü yalnızca bir kez, o da bir gazete haberi alıntısı olarak geçer. Bunu özellikle yaptım; çünkü vurgulamak istediğim, bazı beklenmedik durumların, var olan yaşam düzlemini alt üst edebileceğiydi. Bu, deprem ya da başka bir felaket olabilir; adlandırmaların bir önemi yok. Önemli olan, yaşamın bu alt üst oluş olasılığını içinde bir yerde taşımasıdır. Oysa bizler kurgulanmış hayatları sürdürür dururuz. Kurgunun bir sonu yokmuş gibi…Bu alt üst oluşlar hiç yaşanmayacakmış gibi .Oysa ansızın bir şey olur ve dünya tersine dönmeye başlar. İşte o zaman aslında bir kurgunun içinde olduğumuzu –belki- fark ederiz. Toplumsal anlamda bir paylaşım olabilir mi, bilmiyorum. Öyle saçma sapan şeylerle uğraşan bir toplum olduk ki; deprem gibi, kurgulanmış yaşamlar gibi, naylon hayatlar yaşamak gibi konulara ayıracak zamanı yok kimsenin. Temel gereksinimlerin önemini göz ardı ediyor değilim; ama insanın en temel hakkı “yaşamak” hakkı değil mi?. Oysa deprem demek, ölümle koyun koyuna uyumak demek; üstelik “yalnızca sizin değil, bütün sevdiklerinizin koynundadır ölüm. Ve, onu değil beni, deme hakkınız yoktur.” Ne için? Biraz daha az kum, tuğla; biraz daha fazla para için.
Aşklar ve Baharatlar’ı kimlerin okuyacağı konusunda bir şey söylemem doğru olmaz; ama, şunu söyleyebilirim, yaşama tutunmak, direnmek isteyen; aşktan ve yeniden başlamaktan ümit kesmek istemeyen herkes okuyabilir.

*Yazarın ve roman kahramanlarının yaşama, depreme, yıkıma ve aşka bakışıyla Freud’un bakış açısı arasında bir koşutluk var mı? Hayal-Metin ve Cemil-Feride ikililerinin deprem anındaki durumlarını neden romanın çıkış noktası olarak seçtiniz?

Ç.Sezer: Romanı okumamış olanlar için sanırım biraz açmak gerek soruyu; Hayal- Metin, Cemil-Feride ikililerinin deprem anındaki ortaklıkları, ilk ikilinin sevişme anında, ikinci ikilinin sevişmenin hemen ardından depremi yaşamış olmaları. Romanın çıkış noktası olarak bu durumu seçmem bir anlamda zorunluluktu. Roman, geri dönüşlere, anımsamalara dayanıyor çoğunlukla. Bunun nedeni, depremin yaşandığı anda sağlıklı değerlendirmelerin yapılamayışı olsa gerek. Tabii bu anımsama daha sıradan bir tablo ile de başlayabilirdi. Ne var ki benim roman kurgusu içinde vurgulamak istediğim depremin ötesinde bir şeydi; depremi de içeren ama daha geniş katmanlara yayılan bir varlık durumu. Bunun için de insanın en temel varlık hallerinden biri olan cinselliği önceledim. Ki bu durum bana insanın ruhsal yapısını –roman kurgusu elverdiği ölçüde- irdeleme olanağı verdi; sevgi, sevgisizlik, aldatma, aşk, dostluk, yabancılaşma, önyargı…vb. Elbette başka türlü de yapılabilirdi bu; ama bazı kavramlara hayat vermenin en vurucu yolu buydu sanırım.Hiç değilse benim için…Kahramanların bakışı ile Freud’un bakışı arasında bir koşutluktan değil ama yer yer benzeşmeden söz edilebilir. Ama bu, yazarın bakışı ile karıştırılmamalı elbette. Yazarın bakışı biraz daha ötededir ama kurguyu bozmamak için yazar kahramanlarına öncelik vermiştir, diyelim.

*Romanın çok ilginç bulduğum ikinci önemli izleği “baba”lık kurumuyla ilgilidir. Cemil’in, Nimet,’in ve Gülnihal’in ortak sorunu. Romandaki yapıya oldukça iyi oturmuş. Bir insanın yaşamında babanın varlığının, ya da yokluğunun psiko-sosyal sonuçları romandaki kadar önemli midir?

Ç.Sezer: Bana kalırsa evet. Belki daha da önemli… Ama burada gözden kaçırılmaması gereken nokta, baba figürünün beraberinde anne figürünün de akla gelmesidir. Otoriter baba, sevgisiz baba, üvey ama sevgi dolu bir baba. Beraberinde edilgen bir anne, korumacı bir anne ve fahişe bir anne…Ve kadın olma sorunu tabii. Bu durumda denilebilir ki babanın varlığı ya da yokluğundan öte, yetişme döneminde çocuğa sunulan olanakların “ne”liği, “nasıl”lığı önemlidir.

*Aşklar ve Baharatlar , bireyin varoluş trajedisini akıcı bir dille sunuyor. Sahip olmanın göreceliği üzerine düşündürtüyor okuru. “Yaşamımızın ne kadarına sahibiz” sorusunu getiriyor akla. Bu anlamda klasik bir “deprem romanı” değil. Ve roman kahramanlarından bazıları –Hayal- zaman zaman doktoru bile zorlayan çözümlemelere ulaşabiliyor. Bunlar yazarın özel tercihleri elbette. Bu tercihlerin nedenleri üzerine neler söyleyebilirsiniz? Ya da ne kadarını söylemek istersiniz?

Ç.Sezer: Yazım süreci boyunca duyduğum tek kaygı, o felaketi bir roman konusuna indirgeyerek , bir anlamda, çok büyük acılar yaşayan insanlara haksızlık edip etmeyeceğimdi. Bunu yapmamaya çok büyük çaba gösterdim. Acıyı sömürmüş olmak, acıdan yarar sağlamış olmak beni yaralardı her şeyden önce. Bazıları, romanı yer yer depressif bulduklarını söylediler. Bu, gerçekçi bir durum. Çünkü deprem tam da böyle bir şeydir; normalin sınırları içinde algılanması olanaksız bir durum. Aslında bir “durum” dan değil “durumsuzluk”tan söz edilebilir burada. Bireyin varoluş trajedisinin öne çıkışı bundandır. Yaşamımızın ne kadarına sahibiz, sorusuna verilecek tek yanıt; yaşamımızın ne kadarını yaşayabildiğimizdir. Ötesi bizim değildir, olmayacaktır. Kurgulanmış bir yaşamdan değil, üzerinde söz sahibi olduğumuz, tercihlerimizin olduğu bir yaşamaktan söz ediyoruz elbette. Denilebilir ki bu ne kadar olanaklıdır? Ne kadarsa o kadar… Olanakların sonuna dek zorlandığı bir yaşamak, diyelim…Doktoru bile zorlayan kahramanlara gelince, evet, yazarın özel tercihidir ; ve bu durum, yukarıda söz ettiğim “olanakların sonuna dek zorlanması” ile ilgilidir. Doktor da kurgusal bir yaşam içindedir ama değilmiş gibi yapar; danışanları yönlendirir. Üstelik “bir tanrı” edasıyla yapar bunu. Doktorun tavrı, bir anlamda toplumsal tavrın devamıdır; sunulanı almak ve ötesini merak etmemek…”Tanrı insanlar” ve onların kurguladığı “naylon yaşamlar…” Roman kahramanının karşı koyduğu budur. Bunu yapabilecek birikime sahip olması neden yadırgansın? Kadın olduğu için olabilir mi? Umarım böyle değildir.

*İsterseniz bir de romanın üçüncü ve önemli izleği olan “aşklar” a değinelim. Karmaşık ve sürprizlerle yürüyen ilişkiler ağının diyalektiği nedir? Aşkların yarattığı depremle doğanın yarattığı depremin kesişme ya da ayrışma noktaları var mı, nasıl?

Ç.Sezer:Aşkın diyalektiği!.. Bu çok iddialı bir söz olmaz mı? O, aşk yani, kendi diyalektiğini içinde taşıyor. Bu anlamda söylenecek her şey, bir başka aşk söz konusu olduğunda geçersiz olabilir. Kendi adıma, aşkın biricikliğinden ve az rastlanırlığından söz edebilirim ancak. Diyalektiği açıklanabilseydi, büyüsü de kalmazdı sanırım. Şiir gibi; acıtan ama var eden…Aşkın yarattığı depremle doğanın yarattığı depremin kesişme noktası olmasaydı, “Aşklar ve Baharatlar” yazılamazdı zaten. Ya da başka türlü yazılırdı. Hayatın, dünyanın elinden kayıp gitmekte olduğunu anlayan birey, hâlâ burada –dünyada- olduğunu kavradığında, burada olmanın en gerçek halinin aşktan geçtiğini de kavrıyor bir anlamda. Sanırım kesişme noktaları bu. Ayrışma noktalarına gelince; aşkın yarattığı deprem, bireyin içinde olup bitiyor; acısı ve hazzıyla bedeli üstlenebiliyor birey. Ama doğanın depremi söz konusu olduğunda, sizin dışınızdaki her şey ve her yer de dahil oluyor buna. Aşk bitse de –göreceli bir bitiş de olsa bu- yaşam sürer ve bu olasılık demektir. Oysa deprem ölümle eşteştir ve bu olasılıksızlık” demektir. Bundan öte ayrışma olur mu?

*Söyleşi için teşekkürler.
Ç.Sezer: Ben teşekkür ederim.
.
*Aşklar ve Baharatlar, Roman
Çiğdem Sezer, Heyamola Yayınları, Şubat 2008

9 Haziran 2008 Pazartesi

Aşklar ve Baharatlar Üzerine

AŞKLAR VE BAHARATLAR / Çiğdem Sezer'in Romanını İnceleme

"nasıl kavanoz kapaklarını sımsıkı kapatmakla baharat kokularının yükselmesine engel olunamıyorsa, aşka da engel olunamıyor işte." Aşklar ve Baharatlar şair kimliğiyle tanıdığımız Çiğdem Sezer'in Heyamola yayınlarından çıkan romanı.17 ağustos 1999 da yaşanan depremin hala kapanmayan yaralarından yola çıkarak, farklı insan manzaralarıyla aşka, ölüme ve içimizdeki enkaza dokunan kırık bir ayna ve aynaya düşen, insana dair her şey .Roman her ne kadar o büyük depremin birkaç saniyeliğine dondurduğu dünyaları ve ani bir yok oluşu anlatarak başlıyorsa da temelde işlenen, insanın tam ortasından geçen, kendi felaketlerinin sorgulandığı bir içe dönüş. İnsanın kendine ve geçmişine doğru başlattığı gecikmiş bir göç. Bir başka deyişle yazar, toplumsal bir felaketin ve bireysel bir kıyımın yuvalandığı yerden sesleniyor, "hatırlamak acı verir" diyerek. Teslimiyet, sindirilmişlik ve kusulmak istenen bir belleğin içinden geçerek tedirgin ,ürkek ve kayıp insanların gözleriyle anlatıyor. Romanda baş karakter o büyük enkazdan kurtulabilen ve geçmişiyle bu günü arasında ayrı bir enkazın altında çırpınan bir kadın. Hayal. Kimi zaman sıradan bir birey, kimi zaman kendine dair yalnız bir kavram .Bir çok şeye geç kalınmışlık ve onun olan hayallerin yarım kalmışlığının tanığı. Hayatla ölüm arasında boşlukta asılı kalan kayıplarını ve yaşamı geçmişiyle sorgulayan , çözümü ise yıllar önce kapattığı kuyularda arayan, ben, siz, onlar olabilen, birçoğumuzun görmezden geldiği tanıdık biri. Hayatında var saydığı anlamları birkaç saniyede kaybetmiş ve bu kayıpların bedelini yaşamak zorunda kaldığı yalnızlıkla ödemeye çalışan bir birey ve bireyin kendi içinde köşesine sıkışmış tuhaf kalabalığı. Roman acıyı, çaresizliği, pişmanlıklar ve keşkeleri anlatmakta ama bunu bir ağıt ya da isyanla değil insana dair bir çaba, yaşama tutunma direnciyle işliyor olmasıyla bütün can yakıcılığına rağmen iyimser bir duyguyu da beraberinde taşıyor. Yukarıda bahsettiğimiz o köşeye sıkışmışlık haline, güçlü bir direnme haliyle karşılık verebilmenin , bir anlamda tutunmanın çetelesi. Haya,l bu tutunma sürecinde kendisiyle aynı kaderi paylaşan doktor Cemil’le tanışarak geçmişte bıraktığı belleğine doğru zorlu bir yüzleşmeye ilk adımlarını atmakta ve bu yüzleşme sırasında birbirlerine ağlama duvarı olan bu iki insan yıllarca içlerinde sakladıkları düğümleri kimi zaman kanatarak kimi zaman paylaşarak bir bir çözmeye başlamaktadır.Tam da yazarın "Belki bir nar. Bunca benzerliğin içinde bile farklı olabilen nar taneleriyiz "dediği gibi. Cemil, Hayal’in iç hesaplaşmalarına yardımcı olmaya çalışırken kendine kapattığı kapıların anahtarını da keşfetmeye başlar çünkü onlar birbirlerini yara izlerinden tanıyan, ortak bir acının iki ayrı yüzüdür. Doğa karşısında yaşanan zayıflık ,çaresiz kalmışlık hissi, bu iki insanın kendi zayıflıklarını sorgulamalarında çekilen tetik, basılan düğmedir bir anlamda. "Ölüm bir at kılığında gelirmiş bazen". Hayal’in hayatı boyunca sahip olabildiği tek anlam yarım kalan aşkı Deniz ve tek dostu çocukluk arkadaşı Gülnihal’dir. Denize olan bitip tükenmek bilmeyen bu eski tutku ve onun yokluğunu kabulleniş süreci oldukça sancılıdır ve bu sancılı günlerde tek sığınağı çocukluk arkadaşının sıcaklığıdır. Gülnihal ve Hayal ortak bir geçmişten gelmelerine rağmen hayatın karşı kıyılarında yer almış, birbirlerinin yarım kalan yanlarını tamamlayan, paylaşımın, dostluğun canlı kalabilen somut iki yanıdırlar.Cemil ise Hayal’in geçmişinde gezindikce, kendi eşinin ölümüne karşı duyduğu suçluluk duygusuyla yüzleşir. Yazar romana dahil ettiği diğer yardımcı karakterlerle yarım kalan bir yapbozun kayıp parçalarını bir araya getirmeye başlıyor . Hayal ve Cemil’in çevresindeki insanların da ortak bir zamanda toplanmasıyla toplumsal, sosyal ve hatta feodal felaketlerin insana yıktığı başka bir enkaz daha gözler önüne seriliyor.Kurulan her köprü ,kişiler arasında olayları ve geçmişle şimdiki zamanı birbirine bağlıyor.Temelde insana dair acının özüne ,yarım aşklara, hırpalanmış çocukluğa kadar iniyor, "acının suyu ağır akar" diyerek. Acının nedeni , şekli, mekanı ve zamanı ne kadar farklı olursa olsun tadı hep aynıdır: buruk ,keskin ve yakıcı.Sezer, kahramanların hayatlarına açtığı her pencereyle okuyucuya bunu tattırıyor. Romanın kahramanı Hayal kadar, acının ve tutkunun kendisi de anlatıcıdır aslında; çünkü yazar bu anlatıyı okura rahat vermeyen bir dil ustalığıyla, şiirin içe dokunan o güçlü yanıyla kaleme aldığından, okuyucuyu zaman zaman hikayenin tam ortasına sürükleyip acı ve tutkunun kendisiyle başbaşa bırakıyor. Derin ve incelikli birçok cümleye , paragrafa yeniden yeniden dönüp okumaya ve duraksamaya itiyor. "insanın iki yüzlülüğü evrenseldir be güzelim" dediği satırlarda olduğu gibi. Kendi bedenlerine ve ruhlarına sürgün kadınlar ve yıllar önce gittiği suçluluk sürgününden dönmek için çırpınan bir adamın hikayesini okuduğumuz Aşklar ve Baharatlar; kurgusu ,zaman içindeki usta sıçrayışları, her karakterin iç dünyasını yalın, bir o kadar da vurucu bir dille , karmaşadan uzak anlatımıyla, başka bir deyişle tarifsiz acıları tarif edebilmekteki başarısıyla farklı ,şiirsel imgeleri ve betimlemeleriyle de derin bir hüznü tutkuya harmanlayabilen içli bir roman. "Sevgisizliğin gerekçesini bulamıyor insan" derken ki içtenliği kadar bize yakın. Kayıpların, acıların olduğu kadar direnişin, dayanışmanın ve paylaşmanın , aklın kalbe ,kalbin geçmişe gömüldüğü yerden çıkıp gelen baharat kokularına karışan bir hüznün romanı. Kimi bölümlerde bütün dehşetiyle anlatılan yok oluş, kimi bölümlerde aşkın erotizmin ve tutkunun yakıcılığını anlatan kelime oyunları . Olayların örülüşü ve anlatım dili ile lirizmin, romantizmin ve hatta realizmin bir arada hissedildiği farklı ,güzel ve kırılgan bir Çiğdem Sezer farkı… kalbin ve acının kokusu aşklar ve baharatlar...

Sevda Zeynep Karadağ

21 Nisan 2008 Pazartesi

Sarmaşık Şiiri Üzerine

SARMAŞIK

yorgun atlar gibi geliyor
yaralı orman ağulu dağ
kar yüklenmiş dallar gibi geliyor
beni diyor, taşların arasında
bir su sesi gibi sakla
rüzgâr yemiş otlar gibi geliyor
açık kitap sararmış ekin
ateşe verilmiş tarlalar gibi geliyor
en güzel akşamı kuruyor
en güzel ay’a
en dar odayı
en geniş sokağa
en uzun nehri
en derin uçuruma
uzun sürmüş savaşlar gibi geliyor
kırık kemik, kesik kol, kınına
sığmayan hayat gibi geliyor
beni diyor, bir sarmaşık
gövdene tırmanır gibi kucakla
(Çiğdem Sezer, Çağdaş Türk Dili, Nisan 2005, sayı: 206)

Çiğdem Sezer’in “Sarmaşık” adlı şiirini okuyunca “Şiirin, güzelliği ve gücü bu işte bu işte!” dedim kendi kendime.

Günümüz şiiri üzerine bunca eleştirinin, daha doğrusu karalamanın yapıldığı, niceliğin çoktandır niteliğin önüne geçtiğinin dillendirildiği, Türk şiirinin tıkandığının her an ve ortamda söylendiği bir sırada, “Sarmaşık”ı okumak, çok sevindirdi beni. (“Şiir bahsi”ni bilenler, bu sevincin nedenini daha iyi anlayacaklardır.) Bu şiiri üç beş kez art arda okudum. Okurken, bir yandan da “Bu şiirin nesi beni bu kadar etkiledi, sevindirdi?” diye düşünmekten de kendimi alamadım.

İki ay boyunca şiirin yer aldığı Çağdaş Türk Dili dergisini çantamda taşıdım. Zaman zaman dergiyi açıp yeniden okudum şiiri. Ve sonunda, iki aydır “Sarmaşık”la birlikte kafamda dolandırdıklarımı kağıda dökmeye karar verdim. Bu yazı, o yazı işte.

“Sarmaşık”ı tekrar tekrar okumalarım sırasında fark ettim ki, bu şiir sondan başa doğru, aynı havada, şiirin “şiir düzeni” bozulmadan da okunabiliyor. (Ancak kırık dizeleri “yapıştırmak” gerekiyor. Ben de öyle yapıyorum şimdi.) İsterseniz, hep birlikte okuyalım şiirin bu biçimini:

SARMAŞIK
Bir sarmaşık/ gövdene tırmanır gibi kucakla
Beni diyor
kınına sığmayan hayat gibi geliyor
kırık kemik, kesik kol
uzun sürmüş savaşlar gibi geliyor
en derin uçuruma
en uzun nehri
en geniş sokağa
en dar odayı
en güzel ay’a
en güzel akşamı kuruyor
ateşe verilmiş tarlalar gibi geliyor
açık kitap sararmış ekin
rüzgar yemiş otlar gibi geliyor
taşların arasında bir su sesi gibi
sakla beni diyor
kür yüklenmiş dallar gibi geliyor
yaralı orman ağulu dağ
yorgun atlar gibi geliyor

Şimdi geçelim “Sarmaşık”(1) üzerine söyleyeceklerimize:
Diderot, coşkuyla ilgili olarak “Coşku olmazsa, ya gerçek düşünce çıkmaz ortaya; ya da rastlantı eseri yakalansa da, devamı gelmez... Şair coşku ânını hissedir. Ancak ondan sonra düşünceleri derinleşir.”(2) demektedir. “Sarmaşık” şiiri de coşku ânının hissedilerek yazıldığı bir şiir olarak ortada durmaktadır. Bu şiir, benzetme ögeleri üzerine temellendirilmiş bir şiirdir. On dokuz dizelik şiirde on dört benzetme kullanılmıştır. Şiirin ilk bölümünden itibaren benzetme ögeleri yoğun duyguların somutlaştırılma aracı olarak şiirin kurgusuna katılmıştır.
Birinci bölümdeki benzetmeler (yorgun atlar gibi, yaralı ormanlar gibi, ağulu dağ gibi, kar yüklenmiş dallar gibi), şiir öznesine, gelenin içinde bulunduğu çaresizliği ve aynı zamanda bu kişinin karşıdakine ulaşma isteğinin yoğunluğunu dile getirmek için seçilmiştir. Bölümdeki “yaralı orman” ve “ağulu dağ” benzetmelerindeki yenilik ise duygu gücünün arttırılmasına ve imgenin kurulmasına yardımcı olmuştur.

Birinci bölümün sonundaki iki dize, önceki üç dizide belirtilen çaresizliği sağaltmaya yönelik olarak kurulmuş izlenimi vermektedir. Çünkü “taşların arasında/ su sesi gibi” ifadesi sessizliği, dinginliği ve bir sığınma isteğini, sıcaklığını belirtmektedir.

Şiirini üçüncü bölümü, ikinci bölümdeki iki dizelik dinginliği silmekte, ilk bölümde olduğu gibi bir yaranın kabuğunu kaldırmakta ve çaresizliği yeniden hatırlatmaktadır. Bu bölümün ikinci dizesi, birinci ve üçüncü dizelerde alışılmış benzetmelerle kurulan olumsuz görüntünün tam ortasında umudu ve coşkuyu imlemektedir. Zira “açık kitap” ve “sararmış ekin” tamlamalarının çağrışımlarında, bilinçle hazırlanmış bir durumun sunulması görülmektedir.

Altı dizelik üçüncü bölümde, ikişerli dizeyle ve benzetme üzerine kurulu bir ruh dünyası çizilmektedir. Akşamın aya ve dar odanın geniş sokağa kurulması, gelen kişinin gelişiyle getirdiği iyimserliği ve coşkuyu verirken, en uzun nehrin en derin uçuruma kurulması, nehirle uçurum birleşmesinden kaynaklanan tedirginliği yansıtmaktadır.

Üçüncü bölümün son iki dizesindeki tedirginlik, dördüncü bölümün başında yerini karamsarlığa bırakmaktadır. Ancak ilk dizeyle başlayan karamsarlık, “kınına sığmayan hayat” tamlamasıyla, bir kibrit ateşinin harlaması gibi karamsarlıktan umuda, coşkuya bir sıçramayı gözler önüne sermektedir.

Şiirin son iki dizesi, doğadan bir varlığın (bitkinin, sarmaşığın) içinde bulunduğu bir benzetmeyle kuruluyor. Gelenin “bir sarmaşık gövdene tırmanır gibi kucakla”nması, kavuşma ânının muhteşem mutluluğunu ve iç coşkusunu dile getirmektedir. Bu dizelerdeki kurgu, “ayrılık” ile “kavuşmak”ın zıt kavramlar oluşuna itiraz edercesine bir bütünlüğü yansıtıyor.

“Şiirin coşku verici, etkileyici ya da düşündürücü olmasını sağlayan ve şairin kişisel imge, duygu, düşünce ve tasarımlarının okuyan/dinleyene başarıyla aktarılmasına olanak veren baş öğe, dilin kullanılışındaki ustalıktır.”(3) Çiğdem Sezer, “Sarmaşık”ta dili ustaca kullanan bir şairdir. Çünkü Çiğdem Sezer’in “Sarmaşık” şiiri, benzetmelerin imgeye dönüştürüldüğü ve kavuşma coşkusunun yalın sözcüklerle dile getirildiği, lirik sıfatını çok hak eden bir şiirdir.
-----------
(1) Çağdaş Türk Dili, Nisan 2005, sayı: 206
(2) Şiir Nedir? J-L.Joubert, Öteki Yayınevi, Ankara 1993, s.49
(3) Prof. Dr. Doğan Aksan, Şiir Çözümlemeleri, Bilgi Yayınevi, Ankara, Haziran 2004, s.26
Fahrettin Koyuncu tarafından yazılmıştır.

5 Mart 2008 Çarşamba

Aşklar ve Baharatlar adlı romanı çıktı






“Aşklar Ve Baharatlar” / Çiğdem Sezer
Roman/ Heyamola Yayınları
“Aşklar Ve Baharatlar”, yaşamla ölümün can yakıcı iç içeliğinin, aşkın ve direncin romanı. 17 Ağustos 1999 gecesi saat 03. 02’de başlayan roman; bir yanı ile, ülkeyi sarsan bu felaketi çok boyutlu irdelerken, bir yanı ile de bireyin iç çatışmalarını, tinsel açmazlarını sorguluyor. Edebiyatın hayattan kovulduğu, insansız bir edebiyat anlayışının yaygınlaştığı tartışmalarının yoğunlaştığı bir dönemde yazar, tam da hayatın içinden, insanı merkeze alarak lirik ve yetkin bir dille sesleniyor okura.
Aşklar Ve Baharatlar’da kendisiyle ve hayatla yüzleşen birey; aşkın ve aldanışın ne olup olmadığını sorgularken, bütün sonların bir başlangıcı içerdiği gerçeğini de vurguluyor. Ya da bütün başlangıçların bir sonu…
Güçlü psikolojik analizler ve ustalıkla yoğrulmuş dil, roman kurgusunu sahici kılıyor ve bu sayede okur, roman kişileri ile aynı zamanda ve mekanda buluşabiliyor. On binlerce insanın yaşamını kaybettiği, milyonlarca insanın büyük alt üst oluşlar ve savruluşlar yaşadığı 45 saniyelik bir zaman diliminin sorgulaması; yanılsama ve gerçeklik, burada kalmak ya da uçuruma yürümek, direnmek ya da vazgeçmek…Yazar, bir yandan tedirgin ederken, öte yandan direnci ve umudu var ediyor. İnsanın yeryüzündeki trajik gerçeğini, ölüme karşı yaşamı savunarak aktarıyor okura. Roman, evrensel olguları yaşamın içinden süzerek görünür kılarken, bir yanıyla da kadının iç dünyasını cesur bir dille irdeliyor; aşk, evlilik, aldatma ve cinsellik…
İçindeki aynadan yansıyanları görmekten korkmayanlar için yazılmış bir roman “Aşklar Ve Baharatlar”.

26 Ocak 2008 Cumartesi

GÖKYÜZÜNÜ KİMSEM BİLDİM SOKAĞI



GÖKYÜZÜNÜ KİMSEM BİLDİM SOKAĞI

kırmızı kiremitlerin gölgesinde suluboya
bir resmin kimsesizliğiyle
durmaktan kapkararmış
gökyüzünü kimsem bildim sokağı
kopuk bir düğme bir çın bir bilye
boş evler küs balkonlar bulaşıcı
sessizi ik hayata bahane

emanete bırakılmış eşya
hiç gitmemiş gelmemiş
budanıp yeşermemiş
gibi eksik gibi kayıp
ikiye geç bire erken
say ki kına gecesi ertesinden
gibi saklı gibi ayıp

ölüme kıyas
göğsünde künye
gibi kapanırken gül
gökyüzünü kimsem bildim
sokağında kadınlar
aynı şarkıyla gömülür:

avcumdaki yıldızı
asacak gök kalmadı
bu bin yıl da yağmadı kar
bu bin yıl da
kırmızı kiremitlerin altında
gökyüzü kimsenin olmadı

(Akatalpa 77, Mayıs 2006)

21 Ocak 2008 Pazartesi

SÖZÜN DERİN BAHÇESİ”NDEN ÇİĞDEM SEZER(Fahrettin Demir)




Fahrettin Demir


“SÖZÜN DERİN BAHÇESİ”NDEN ÇİĞDEM SEZER


Çiğdem Sezer’in şiirini seçikleştiren en önemli özelliği vurgularken, sonda söylenmesi gerekeni başta söyleyerek bir “takdim tehir” hatası yaptığımın farkındayım, ama bunu başta söylemenin de onun şiirine yaklaşmak için önemli bir ipucu olduğunu düşünüyorum. Sezer’in her şiiri, her kitabı, kendini önceleyenin hem uzağında, hem de kan bağını sürdürerek başkalaşan bir özellikle var ediyor kendini. İleride yine söz konusu edileceği gibi, hem kopuşu, hem kenetlenmeyi işaret ediyor. Var olandan kopup yeni bir yapı oluştururken, öncenin izlerini ve renklerini de korumasını biliyor. Kendi şiir pratiği içerisinde başkalaşırken, eskinin çizgilerini kuşanarak, yeni yapılanmalara kapı aralıyor.


Bu şiir yolculuğunun uğraklarına işaret eden, Kanadı Atlas Kuşlar’daki* lirik uçarılık, kıvrak söyleyiş, yer yer koynunda dinlendiği türkü tadı; Çılgın Su’da demlenip daha ağır tonlara evrilirken, “doğurup doğurup acılan”an; Kapalı Gişe Hüzünler’de hüznünü acılarına sarıp, arayışını derinleştiren Çiğdem Sezer; Bir Şehrin Hatıra Fotoğrafı’nda, “sözün derin bahçesi”nde durulup, dinginleşmeyle birlikte, şiirini daha güvenli yataklara taşıyıp, Dünya Tutulması’yla hem kendi şiir serüveni içerisinde en üst noktaya çıkıyor, hem de Türk şiirinde kalıcı bir yer ediniyor.
Bu çileli şiir emeğinin her uğrağında, cesur bir arayışın, şiirini yetkinleştirme çabasının, şair kimliğini pekiştirirken edindiği birikimi şiirine yansıtmasının izlerini görmek mümkün. Ödüller konusunda ne düşünürsek düşünelim, onlar edebiyat ortamının bir gerçekliği. Çiğdem Sezer’in de ödül konusunda hayli nasipli olduğunu görüyoruz. 1991’den başlayarak, Yarımca Festivali şiir yarışmasından, Ali Rıza Ertan Şiir Ödülü’ne; Sabri Altınel Şiir Yarışması’ndan, Dünya Kitap Dergisi Ödülü’ne (Çılgın Su); Orhon Murat Arıburnu Şiir Ödülü’nden (Bir Şehrin Hatıra Fotoğrafından), son olarak Dünya Tutulması ile Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’ne uzanan ödüller toplamını da getirir Çiğdem Sezer’e. Kuşkusuz ödül bir itici güç olmakla birlikte, ödüllendiren seçici kurulun beğenisini, şiir anlayışını yansıtabilir. Bu nedenle Çiğdem Sezer’in bugüne dek, ödüllerin arkasına sığınma yanlışına düşmediği söylenebilir. En uygun deyimiyle, her ödül ertesinde, yeni baştan şiirin acemiliğine soyunarak, dişiyle, tırnağıyla zorlu bir şiir kazısına başlıyor.


Başlangıcından bugüne şiir serüvenini, şiirsel gelişimini istikrarlı bir yükselişle ileri noktalara taşıyan Çiğdem Sezer’in şiirinde öncelikle saptanması gereken temel değerlendirme, “mesele”si olan bir şiirin izini sürmesidir. Bir “mesele”si var Çiğdem Sezer’in şiirinin, ya da “mesele”leri. “Mesele”den yalnız politikliği anlayan, felsefi yönelişlere ağırlık tanıyan bir şiiri kastetmiyorum. Politika, felsefe ya da başka disiplinlerin Çiğdem Sezer’in şiiriyle alışverişi ya da şiirin onlara attığı ilmekler mutlaka vardır. Olması da, şiirsel boyutu yitirmeden, doğal karşılanmalı. Çiğdem Sezer’in şiirinin “mesele”leri söz konusu disiplinlerle, başka bir bağlamda ilintilendirilen, hayat-insan-dünya… vb. ile girdiği didişmede anlamını buluyor. Hayatla, insanla, dünyayla sorunlar yaşaya yaşaya kuruyor şiirini. Bir başka deyişle şiiri, hayatın, insanın, bireyin açmazlarından, çelişkilerinden, uyumundan ya da uyumsuzluğundan, daha ötesi uyumsuzluğun uyumundan sızarken, onları giyiniyor, dönüşüyor; onları dönüştürmenin olanağı olmaya soyunuyor. Haydar Ergülen’in deyişiyle, “bildiğim bu ‘tutulma’, karşısında şiire tutulmak çabasını çaresizce sürdürmektir ki, Çiğdem Sezer de bunu, ‘imkânsızlığın şiiri’yle bir imkâna dönüştürme yolunu araştıran bir şair olarak hakkıyla yerine getiriyor.” (Yazılıkaya, Ocak, 2007)

Dünya, hayat, insan
“Hayat bir cam kırığı”dır insanın içinde, nasıl alışılır buna. “insan nasıl alışır içindeki cam kırıklarına / baba.” (DT, 15) Bu dizelerle insani bir çığlığı duyururken, sesinin yankısını bulamamanın acısı ya da düş kırıklığıyla “yalnız yalnıza” çiçek açtırıp “dalga dalgaya” kulaç attırıyor: “kimsenin yağmuru değmiyor ötekinin kalbine.” “dilinde kaygan taşların kekremsi tadı / herkese uzak kendine yabancı / hangi anahtarla gireceksin kapıdan”
Günün karmaşasında, hayatın bireyi tüketen cenderesinde, bin bir saldırıya maruz kalan birey, ringde durmadan dayak yiyen boksöre dönerken, kendisi olma, ötekine köprüler kurma yeteneği sürekli aşındırılırken şairin çığlığı nereye ulaşır. “Hayat kanıyor” doğru ama insana ulaşmanın olanağı olarak şiiri işe koşmak azımsanmalı mıdır? Çünkü “bir yaprak bir yaprağa / değmese kopacaktı” (D.T. 45)
Değişik bağlamlarda yaralı olan insan, kendine, türüne yabancılaşmanın acısıyla yaralıyken, milyonlarca yağmur damlasının aynı anda dökülüp de birbirine dokunmaması gibi ayrı kalabiliyorsa, şairin bu konuda diyecekleri olmalı. Diyor da, Çiğdem Sezer’in şiirinde bu sorun önemli bir yer tutar: “kimse kimsenin denizine kum değil”. ”kimse kimsenin korkusuna dokunamıyor.” (DT 85) İnsan, “insanın insanı yutan girdabında… kendi çölüne kum çoğal”tıyor. Ama yine de “insanın acısını insan alır”. Tenhalardan gelip kendine giderken, insana gittiğinin farkındadır Sezer. Kime gitse, kendine dönüyor çünkü. Birey, “hem suç hem cezadır kendine.” Baudelaire’in “hem bıçağım hem de yara / hem yanağım hem de tokat / hem kurbanım hem de cellat / ezen ve ezilen çarkta!” dediği gibi, “dövülmüş bakır sabrıyla” kendine birikmenin olgunluğunu hedefler. Kurbanı celladıyla seviştiren hayat, insani gerçekleşmeyi hedefleyen şiire de zengin olanaklar sunar.


Hayata karşı duruşu edilgen değildir Çiğdem Sezer’in. Hayatı tanımaya ve dönüştürmeye dönük eylem önerisini şiirlerine yedirirken, şiir poetikasının da ipuçlarını sunar. Çılgın Su’da yer alan “Benimle Böyle Seviş Ey Hayat” başlıklı şiirde: “asiyim, mülteciyim, evet / kendine muhalif dizeyim” diyerek hayata ve sanata karşı tavrını netleştirirken, yaşadığı günlere yönelttiği eleştiriyle de pekiştirir bunu: “kısacık ömrümde kaç intihar / ıssız sokaklar uykularımda / düşümde gözleri oyulmuş ağaçlar.”


Sezer, hayatın örseleyici, tüketici ve yaralayıcılığını eleştirerek “bir intihardı yaşamak, pörsümüş” (KGH,12) derken, bir başka şiirinde, hayatı ve insanı, insani bir tasarımın içerisine yerleştirerek sunar: “çürüyen kumsalı geç yalçın kayalara çarp / kimse bilmez hayata nerden girildiğini / …/ ipeğin çözüldüğü yerden / insanın insana aktığı / sır dehlizinden.” (KGH,28) Ve “bir gülün düşerkenki / sessizliğini / duymuyorsa hayat / bırak kalsın orda / usul ölen biri varmış gibi / aramızda” (DT,65)


Kimi zaman sırtladığı umut yükünü, dünyaya, hayata bakışını aydınlatan, ötekine ilmekler atan, insanla buğulanan iyimserlik, “seni düşünürüm / gökyüzü genişler / dilimce konuşan kuşlar ayaklanır”… “ellerini koy geceye / ısınsın karanlık” dizelerindeki gibi yaratıcı ve dönüştürücü bir öze kavuşur; kimi zaman “öyleyse niçin şarkı söylemeli hâlâ / ölüler kadar sağırken kalabalıklar da” (DT,38) dizelerindeki gibi sesinin yankısını bulamamanın tedirginliğiyle karamsarlığa düşse de, cevabını yine kendisi bulur: “bak bunlar yediveren gülleri/ kendi kökünden yeşermenin bedeli” (DT,38)

Kırılgan çocukluk, acılı kadınlık
İnsana ve hayata ilişkin bu değerlendirmelerin çocukluğa ilmeklenen bir uzantısı da var. Çünkü çocuk ve çocukluk gözde izleklerinden biri Çiğdem Sezer’in. Kimi zaman umudun, kimi zaman geçmişi ve günü değerlendirmenin olanağı olarak görünür. Ama hangi boyutta değerlendirilirse değerlendirilsin hep yoksun ve eksikli bir çocukluktur Çiğdem Sezer’in şiirlerine sızan. Kız çocuğu olmanın getirdiği geleneksel anlayışı dikkate alıp, ona mı yormak gerekir bilmem ama, hep kaygılı, hep yarım sevinçlerin gölgesinde, belli belirsiz sezilen kırılgan bir çocukluk; çoğunlukla da “anne” kavramıyla ilişkilendirilen. Söyleyişe bile yansıyan bu kırılganlık anne figürüyle sıkı bir bağ içinde, sanırım. Bunun ipuçlarını da daha ilk kitapta veriyor Çiğdem Sezer: “ O var mıydı/ gizemli bir düş müydü kurduğum / annem miydi / öyle mi olsun isterdim” (KAK,10) Yine aynı kitaptan “salın acının eteklerine / annen koksun saçların” (KAK 20)


Umarsızlığın, kıstırılmışlığın, bungunluğun çaresi de yine çocuklukta aranır: ”çıkmıyorsa gökyüzüne hiçbir yol / kimliksiz ve bir başına / aşındırdığın saatler / çalar mı kapısını çocukluğun.”


Ama öte yandan, “çocukluğun ertelenmiş sevinci” de kimliğine not düşer, “yitirdiği yazlar”ın acısını bilincinde, duyarlığında sınar. Bu da sesine yansır: “anne suçsuzum, diyor çocuk, gel zaman git zaman / büyürüm ben de, ardımda çocuk ölüleri bırakarak.” (Burada konuyla bağlantılı mı bilmem ama, Çiğdem Sezer’in bu dizelerini okurken, Ruşen Hakkı’nın bazı dizelerini hatırladım. Balkonda Akşamüstü adlı son kitabında yer alan “Torunum Soruyor” adlı şiirinde Ruşen Hakkı, “söyle bana dede / küçükken barışı savunanlar / neden savaş yanlısı oluyorlar büyüdüklerinde.” diyerek, büyümüş çocukların başka çocukları öldürdüğünü işaret ediyor, Çiğdem Sezer ise, kendi çocukluğunu öldürmek üzere büyümeyi hedefleyen çocuklardan söz ediyor. Belki de büyükler öyle istediği içindir!)


Yağmurdan sesiyle, lirizmini tortulayan, acılarını katmerlendirerek kimi şiirlerinin örgüsüne sızan, can acıtıcı önkabulleri de eleştirel bilincin süzgecinden geçirir. Kadınlığın geleneksel ezilmişliğine, kıstırılmışlığına karşı sözcüklerle ördüğü barınağını güçlendirir.


Kanadı Atlas Kuşlar’da geleneğin kadına yüklediği acıları, “gelin girdin / kefenle çık / er sözü kulağına küpe” diye dillendirirken, Dünya Tutulması’nda “Burka” aracılığıyla kadınlığın evrensel dramına parmak basar: “dokuz ay dokuz düğüm öldün / adın bile anılmadı Burka / senin kanındır akan dünyanın bütün sokaklarında.”

Arayışın izinde


Çiğdem Sezer’in beş kitaplık şiir toplamına bakıldığında, ilk göze çarpan özelliğin, sürekli bir arayışın peşinde olduğudur. Dil, söyleyiş, tematik açılım… vb alanlarında hep bir yenilenmenin, hep bir farklılaşmanın belirtilerini izlemek mümkün Çiğdem Sezer’in kitaplarında. Her şiir, her kitap kendini önceleyenin, hem dil ve söyleyiş, hem insana ve hayata bakış… vb. açılarından daha ileri bir noktada konumlanıyor. Bu konumlanış, kendini önceleyenden hem kopuşu, hem kenetlenmeyi işaret etmesi açısından Çiğdem Sezer’in, şiiri bir uzun yol koşusu olarak kavradığının da göstergesi. Vardığı noktayla yetinip çoğaltmayan, alışılmışın rehavetine kapılıp teknik yetkinliği yinelemeyen bir şiir üretiyor. Yeni biçimsel aranışlar, söyleyiş farklılıkları, şiirselliği değişik yataklara taşıma çabası, bulduğuyla yetinmeme uğraşının ürünleri olarak ortaya çıkıyor. Şiirin bulunduğu yerde yitirilebileceği düşüncesi yol gösteriyor Çiğdem Sezer’e. Aramaktan çok, bulmaktan korkuyor, “kaybetmek değil / ormanda yolumu bulmak korkusu” hep eşlik ediyor şiirlerine.


Ses, uyum, sözcük seçimi ve sözcüklerin kenetlenişinde de cesur birliktelikler kuruyor. Örneğin Çılgın Su’daki “Yitik Yaz” şiirinde yer alan “demir çiçekler suladım / çöl ikliminde” dizelerindeki sözcük seçimi ve bu sözcükleri (demir/ çiçek) yan yana getirişi ya da “bir türkü nasıl kan kokarsa öyle / kan nasıl akarsa türkü gibi” dizelerindeki kan ve türkü, kanın türkü gibi akması, yerleşik anlam yüklemelerini ve çağrışım boyutlarını zorluyor. Ama Çiğdem Sezer, (Yitik Yaz’daki “demir” ve çiçek” ağırlığını nasıl “goncası yüzüne düşmüş / bahardı” dizeleriyle hafifletiyorsa, burada da “güvercin” motifiyle engellemeye ve azaltmaya çalışıyor.) Yan yana getirilen sözcüklerin oluşturduğu bireşim, alışılmış anlam alanlarının dışına taşarak, yeni çağrışımlara, yeni evrenlere açıyor okuyanı. Bir anlamda sözcüklere hükmediyor, onları yataklarından uğratarak, şiirseli bir başka boyutta yakalamaya çalışıyor. Çünkü “kulübesinin damını” sözcüklerden örüyor. Elbette bu sözcükler, aşınmış anlam yüklemeleriyle malul olmayacaktır. Şiirde sözcüklerin yaşarlık kazanması, bir anlamda, kendilerinden çok, yan yana geldiği, etkileşime girdiği sözcük ya da sözcük öbekleriyle oluşturduğu bütünsellikten kaynaklanır.


Sadece sözcük seçiminde ve sözcüklerin emiştirilmesinde de aramıyor Çiğdem Sezer şiirseli. Ahenkler arasındaki geçiş de önemli bir yer tutuyor bunda. Kanadı Atlas Kuşlar’da, yer yer yakaladığı türkü tadında söyleyişten (“menekşeydi toprakta / su gözünde nilüfer/ soramadı kimseden / ilkyaz nereye gider”) daha ağır makamlara, durmuş oturmuş, olgun söyleyişlere yöneliyor. Yumuşak seslerden, pes tonlardan konuşmaya başlıyor. Şiirin iç müziğini kuşanmış, notaların ağır ritmini yediriyor şiire: “ölü bir martıyı nazar boncuğu gibi / kalbinin orta yerinde gezdiren / bir yangını yanıp yanıp tüketemeyen / denizi gördüm / tanıdım kendi kanımı kokusundan” (DT, 84)


Zaman zaman o kırık, içten içe fıkırdayan buğulu sesi özlese de (“sesi bir kar gülünde / kış günü aşk evinde / görsem dokunacaktım / sendeki ölümüme”), ağır, uyumlu ve derin uğultuların müziğine yeniden dönüyor. Yağmurun sesiyle, lirizmi boşlamadan, dingin coşkuların bir yanıyla acıya bulanan çığlığını duyurmaya çalışıyor: “bizi unutacaklar kaptan / gemi kan alıyor, balıklar / kendi kanlarında boğulacaklar” (DT, 84) Ya da: “kırılır cümle fanus / bir pervaz hatırası kuşlardan / kalır, yazdır, biter / ezilir kalbim gibi sözcükler” (BŞHF, 65)
Bu konuda söylenmesi gereken son söz, Çiğdem Sezer’in şiirinde, sözcüğün sözcükle sevişmesinin, ritmin kesik ya da soluk soluğa seyretmesinin, inip yükselmesinin, durulup ağır ağır akmasının, onun şiirinin ayırıcı özelliklerinden olduğudur.

Şehir ve ev içleri
Dağlara, denizlere, uzaklara gönül düşürse de Çiğdem Sezer’in şiirinin dönüp dolaşıp geldiği yerlerden biri de onun şehri ve ev içi sıcaklığıdır. Orda giyinir acılarını, umutlarını; orda duyumsar varlığının onulmaz ağırlığını. Kararsızlık yaşar yer yer: “biraz gezginim çokça acemi / göçebe ruh gövdeden öte / orda bekliyor, otların arasında / şahin uçuşuyla, şeytan kanıyla / besleniyor / şiir mi şehir mi aşk mı”


Kent imgesi, dönem dönem ağırlıklı olarak işlenir Çiğdem Sezer’in şiirinde. Kuşkusuz bu fiziksel bir kent olgusunun ötesinde, insanı da dışlamayan, kompleks bir bütünlüğü ifade eder. Kimi zaman bir ev içidir, kimi zaman sığınılacak bir gölge, kimi zaman da, “Yaslı Ova” adlı şiirde, ululandığı mı, acılandığı mı belli olmayan, deprem sonrası Adapazarı’dır: “biz yalnızca bir harftik / yan yana gelemeyen ve bu yüzden / kimselerin bir anlam veremediği / kargacık burgacık harfler / ovanın karnında” DT, 86)


Bir yerde, “yer aç bana kentinde / sürgünüm / suçluyum / hayat kadar /…/ kesilsin soluğum göğsünde” (ÇS, 34) derken, bir başka yerde, anlayışsızlıklar, kopmalar ve kendine kapanmalar olarak çıkar karşımıza kent, insanla özdeşleşir: “çaldım bütün kapılarını / sağır ve dilsiz şehrin / çaldım / bütün kapılarını ey insan”


Kimi zaman kent, çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun ve zulmün belirteni olarak yer alır şiirlerde: “kan revan sokaklar dolaştı ayağıma / yarası kurtlanmış cesetler / arasından / geçtim / ılık kanıyla güneşin / damarlarından / yalnızca devlerdi bileyen hançerini / bu şehrin bütün uykularında” (ÇS, 63) Şehrin kimliksizliği, insan örseleyen, kendine yabancılaştırıp, bireyselliğini törpüleyen acımasızlığına karşı sesini yükseltirken sanki attığı, insanın ölüm çığlığıdır: “kime gitsem kendime dönüyorum; eski bir şarkı dudaklarımda / kim olduğumu unutuyorum, şehir kapatıyor kapılarını… ölüyorum” (KGH, 15)


Bunların da ötesinde duyarlıklarla örülü bir şiirin izini sürüyor Çiğdem Sezer. Bu, sulu göz bir duyarlıktan çok, sorumlu bireyin, şair olarak çağına, yaşadığı dünyaya yönelik insan duyarlığıdır: “Kendi içine çürüyen elma”nın acısını duyarken, insana, çevreye, dünyaya yöneltilen tehditlere karşı da duyarlı bireyin sorumluluğunu yükleniyor. “Dünyanın oyuklarından kan” akarken, “gemi kan al”ır, “balıklar kendi kanlarında boğul”urken, çocuklar ölü anaların öyküsünü anlatırken, şairin bunlara duyarsız kalması elbette beklenemez. “Sökülmüş dantelin hüznünü” duyan şairden, bu kıyımlara, kırımlara duyarsız kalması nasıl beklenir? Çünkü yaşananlara ne denli uzak olsak da “aynı yağmurun altında” ıslanıyoruz.

Kısaca
Dünya, zaman, aşk, ev içleri, yağmur, deniz, gülibrişim saklanmaya yer arar Çiğdem Sezer’in şiirlerinde. Bulur da... Sözcüklere saklanır hepsi... Sözcüklerin diri, yaşamla soluklanan, yaşamın bin bir rengini, donunu kuşanan doğasına saklanır. Hem yaraya, hem cerraha sığınır. “mülteciyim, asiyim, şairim” dedikten sonra, “hüzün koynunda büyüttüğü kan pıhtısı” olur. “Doğurup doğurup acılan”dığı şiirlerle sağaltmaya, onarmaya çalışır kendini.
Daha doğrusu dünyayı bir ucundan tutup havalandırıyor. Havaya kaldırarak değil; şiir çekmez o yükü; şiirleriyle havasını değiştirerek, gül kokusuna, insan sıcağına boğarak…



* Çiğdem Sezer’in şiir kitapları:
Kanadı Atlas Kuşlar, Kerem Yay., 1991.
Çılgın Su, Dünya Kitap, 1993.
Kapalı Gişe Hüzünler, Karşı Yay., 1996.
Bir Şehrin Hatıra Fotoğrafından, Hera Şiir, 1998.
Dünya Tutulması, Yom Yay., 2005.

20 Ocak 2008 Pazar

DÜNYA TUTULMASI ÜZERİNE SÖYLEŞİ



BETÜL TARIMAN
ÇİĞDEM SEZER’LE 2006 CEYHUN ATUF KANSU
ŞİİR ÖDÜLÜNÜ’NÜ ALAN KİTABI
DÜNYA TUTULMASI ÜZERİNE SÖYLEŞİ


Betül Tarıman: Sevgili Çiğdem, İlk kitabın Kanadı Atlas Kuşlar 1991 tarihli. Bunu 1993 tarihinde Çılgın Su, 1996’da Kapalı Gişe Hüzünler, 1998’de Bir Şehrin Hatıra Fotoğraflarından izlemiş. Dünya Tutulması ise beşinci kitabın. 2006 ‘da, bu kitabınla, Ceyhun Atuf Kansu Şiir Ödülü’nü aldın. Kitabın bütününe bakıldığında, çağın acılarına tanık oluyor, acıyı derinlerimizde duyumsuyoruz. Hatta bu acı, öyle cesur ki, sana şu dizeleri yazdırmış: “ölü bir balerin süzülüyor yeryüzünün kalbine / dur gitme!” Buradan hareketle, Dünya Tutulması’nın hayata bir itiraz olduğunu söylenebilir mi?

Çiğdem Sezer: İtiraz, evet ama; bu, hayatta ‘var-olma’ biçimine itiraz, diye okunmalı. Yoksa, hayatta olmaktan yana bir şikayetim yok benim. Şiir yazayım da, bir itiraz olsun, diye bir derdim de olmadı. Yazdım, çünkü; hayatı iliklerimde duymanın, benim bildiğim-bulduğum en iyi yoluydu şiir.

Betül Tarıman: Çarşı, avlu, kadın, çocuk, hayvan, ölüm, yara, dağ, ağaç, gül, aşk, hayvan, makaslar, bıçaklar ve daha çok da yalnızlık, şiirinin temel izlekleri. Nerdeyse dünyanın tüm halleri şiirine sinmiş. Yalnızlığını mı seviyorsun yoksa yalnızlığın mı seni seviyor?

Çiğdem Sezer: Bizimki karşılıklı ‘iflah olmaz’ bir aşk; didişip duruyoruz birbirimizle. Gerçek şu ki, bu dünyaya yalnız gelip, yalnız gidileceğine inananlardanım.Bu anlamda yalnızlığı bir ‘doğal- oluş’ olarak kabul ediyorum. Bu durumda bana düşen, olabildiğince çok insanlık halini deneyimleyebilmek. Madem ki yalnızız ve zamanımız dar, dediği gibi şairin:“çok sevmeli, çok söylemeli”

Betül Tarıman: Simone de Beauvour, “ Kadın olarak doğulmaz, zamanla kadın olunur” diyor. Beauvour, bir anlamda, kadına biçilmiş rollerden, annelik tuzağına düşmelerden söz ediyor. Aslında karşı olduğu, annelik de değil. Tam da bu noktada, şiirlerindeki baskın izleklerden biri de, kadınlık halleri. Kadınlık hallerinden çoğunluğu, şiirlerine yansımış. Bunu belki de, en çok şu dizeler örnekliyor: “ biz çok çocuk bir anneden… / oğlanlar sokağa çıkardı / kızlar bahçeye kadar” ya da “ kırk kapı kırk kez üzerime kapalı / yorgun ev yalnız eşik kerli avlu” Ne dersin?
Çiğdem Sezer:”Senden kadın olmaz” sözünü çok duymuşluğum var ilk gençliğimde. Annem ve komşu teyzeler, öyle çok söylediler ki bana bu sözü. Demem o ki, Simone de Beauvour’a kadar gitmeye gerek yok, kadınlığın içine doğulan değil, zamanla olunan bir durum olduğunu anlamak için.Ama annem ve komşu teyzeler yanıldı ve ben çok erken kadın-anne oldum. Bunun için ödediğim bedelin ağırlığıdır o dizeler. Bundan, anneliğe karşı olduğum anlaşılmasın. Sorun, bunun toplumsal algılanış biçiminde.Sonu olmayan tartışmalara girmenin anlamı yok ama, şu kadarını söylemekte yarar görüyorum: Kadının bazı tuzaklara sürüklendiği doğru. Eş, anne vb. rollerle kuşatılmışlık…Sorunu biliyoruz da, çözümü yanlış yerde arıyoruz.Kadın o tuzaklara ‘sığındığı’ sürece, çözüme ulaşmak olanaksız. Zaten az olan iyi örnekleri karalamak, yok saymak konusunda bazı hemcinslerimizin davranışları da cabası…Bana gelince, bir yerlere ulaşır mı bilemem, ama kadınlığımın diline varmaya, o dili şiire taşımaya çabalıyorum. Ne kadar olabilirse…

Betül Tarıman: Trabzon, Adapazarı ve Ankara… Yaşamını sürdürdüğün kentlerden birkaçı.Sanrım bu kentler sende derin izler bırakmış. Bunu, pek çok dizende hissetmek olası. Yaşadığın kentlerin sende ve şiirindeki etkileri neler oldu? Yoksa “ kimsenin şehri benzemiyor kimseninkine” derken ki ayrımda mı yatıyor o giz?

Çiğdem Sezer:”sen yine de kalmak say/ bütün gitmelerimi” diye iki dize vardır ilk kitabımda. Bu dizelerin durumu iyi özetleyeceğine inanıyorum. Yine de açmam gerekirse; çok şehir, çok ev, çok kültür…En uzun yaşadığımız kent Adapazarı oldu. Ben, anılarımın olduğu kentte yaşayamamıştım. İstedim ki çocuklarım yaşasın bunu. Bu yüzden o kadar uzun kaldık Adapazarı’nda. Ama olmadı, biliyorsun, 17 Ağustos depremi bizi o kentten ayrılmak durumunda bıraktı. Ve çocuklarımın da tüm anıları yıkıldı kentle birlikte. Bu özel durumun dışında, kentlerin şiirim üzerinde doğrudan bir etkisi olduğunu söyleyemem. Dolaylı etkiler…
Betül Tarıman: Şiirlerinde göze çarpan izleklerden biri de umutsuzluk. Tutup, bir muziplik yapayım demiyorsun şiirin bir yerinde. Peki, bunca umutsuzluğa şiir mi çare? Şiirle mi yaralarını sarıyorsun? Ya da, “ adın neydi Burka? / koynunda patlayacak bir bomba / gibi uyurken oğlun, şafakla / Kandahar ve mayvan ve herat / memelerinde on yılların irini” derken ki sızı mı, sen de derin yaralar açtıran?

Çiğdem Sezer: Umutsuzluk demek doğru değil buna. Nietzche’nin sözü müydü, emin değilim, şöyle diyordu: sanat ve felsefe, çok farklı yöntemlerle acı’yı bilgiye dönüştürür. Gerçekçi olursak, hayat acı’dan başka bir şey değil.Ölümlü oluş bile yeterli bunun için.Bu durumda ‘umut’ ne ifade ediyor? Ölümsüzlük?..O da çare değil, çünkü, yitirme korkusu yoksa, anlam azalıyor. Yani ‘çare’ yok! Olmayan çareyi umut etmek niye? Geriye kalan, acıyı sanatla, felsefeyle bilgiye dönüştürmek. Burka şiirimdeki yarayı insanlığa açanlar, bütün bunların uzağında, kendi tekerleklerini döndürüp duruyorlar. Ne sanat, ne felsefe, ne de bilgiye dönüşen acı onların umurunda. İktidar hırsı dünyanın gözünü bürümüş. Yalnız o boyutta da değil, bir bakalım etrafımıza, küçücük iktidar adacıkları için neler yapılmıyor! Kadın sorunundan savaşa, soykırıma kadar, hepsinin temelinde iktidar hırsı var. Bu durumda muziplik yapmak içimden gelmiyor doğrusu.

Betül Tarıman: Biliyoruz ki, hayat çok acımasız, öyle bir an geliyor ki, değil şairi, herhangi birini de allak bullak edebiliyor. Bununla birlikte, Dünya Tutulması ve diğer kitaplarına bakıldığında, kendiyle ve hayatla kavgası olan bir şair tipi çıkıyor karşımıza. Kendiyle kavgası olan bu şair, kendini hayatla mı deniyor, ya da bile bile kendini hayata mı teslim ediyor?

Çiğdem Sezer:Galiba hayatı kendimde deniyorum ben. Kendimi hayata teslim etseydim, Dünya Tutulması yazılmazdı zaten, kendinden bilirsin. Kavga etmeyelim, ama, direnelim, karşı çıkalım, olumluya, iyiye doğru evrilelim. Anneyiz, teslim olmayacak bireyler yetiştirelim. Bunu yapabiliriz. Zaman az, iş çok, yorgunuz, hayat üstümüz üstümüze geliyor…Evet, ama, yine de yapabiliriz. Yeter ki enerjimizi, emeğimizi, birbirimizi yok etmek için harcamayalım.
Betül Tarıman: Aşklar Ve Baharatlar adlı romanın İnkılâp Kitapevi roman yarışmasında övgüye değer bulundu. Neden roman?Ve ne zaman okuyabileceğiz Aşklar Ve Baharatlar’ı? Son olarak, neler yazıyorsun şimdilerde?

Çiğdem Sezer: Aşklar Ve Baharatlar yakında yayımlanacak, Bense ikinci romanı yazıyorum şimdilerde. Tabii şiir. Başka türde de ürün veren birinin şiiri bırakacağı söylenir ya, inanma. Birbiri ile didişmeden, tersine, birbirinden beslenerek gidiyor ikisi de. Neden roman?...Üstelik hiç aklımda yokken, önceden tasarlamamışken! Sanırım, şiirle aramızdaki iflah olmaz aşk çok üzerime gelmişti, ve ben kelimelerin daha itaatkar olmasını dilemiştim. Böyle bir ruh hali. Ama yazdıkça, bundan çok daha fazla olduğunu gördüm. Olağanüstü bir deneyim.

Betül Tarıman: Sevgili Çiğdem, yaptığımız keyifli söyleşi için teşekkür ederim. Yaralarımız açılmadan baş başa bir kahve içmeye ne dersin?

Çiğdem Sezer: O yara hep açık değil mi zaten, Betül? Bence, yara ve kahve demişken, Sevgili Zeynep Uzunbay’ı da alalım yanımıza, ‘Yara Falı’mıza baksın. Ama önce kahveler lütfen!